KAHRAMANLIĞI KİMSELERE KAPTIRMAMAK

Ağustos 22, 2008 at 8:30 pm | In Hayatın İçinden | Leave a Comment

İnsanlar, yaşadıkça sürekli yeni şeylerle karşılaşıyorlar. Karşılaşılan durumlar ilginç olduğu kadar; yararlı da olabiliyor, zararlı da… 

Her insanın bazı amaçları ve hedefleri vardır. Basitçe bugünlerde milyarlarca insanın TV başında izlediği olimpiyatları örnek verebilirim. Katılan sporcular ve ekiplerin tek amaçları vardır. Başarmak; daha yükseğe, daha uzağa, daha çabuk, daha güçlü… 

Başarı, ekip işidir. BİR ELİN NESİ VAR…İKİ ELİN SESİ VAR atasözümüzü düşününce  bunun doğruluğu kolayca ispatlanır. Bireysel olarak başarılı olmak tabii ki mümkündür, ancak bu durum sadece İSTİSNA KAİDEYİ BOZMAZ olarak tarif edilebilir. 100 ve 200 m de Dünya rekorları kırarak altın madalyalara ulaşan Jamaikalı Atlet Usain BOLT, TRT muhabirine ne diyordu?..”Başarımın sebebi çalışmak, daha çok çalışmak…Çalışmamın semeresini görüyorum işte!…” Ancak, Usain BOLT rekorlara ve madalyalara tek başına ulaştığı halde çalışmalarında itici güç görevi gören atlet arkadaşlarını, hocasını  da inkâr etmiyordu şüphesiz. 

Şimdi birisi veya birileri bir iş yapmaya çalışıyorlar diyelim. Bu işi yaparken işi başlatan veya başlatanlar; kendi kafalarına göre hareket etmek isterler, onlara göre kendi düşünceleri en iyisidir. “Ben veya biz bu işi şu şekilde yaparsak mutlaka başarırız!..” diye düşünürler. Derken yakın çevrelerinden birisi durumu öğrenince bakar ki bir şeyler eksik. Yapılması ve uygulanması gereken bir husus atlanmış…Eğer bu husus uygulanmazsa başarı ya mümkün değil ya da hedefe varılamayacak.  

Arkadaşlık, dostluk ruhuyla eksik olanı anlatır…Sebebini izah eder…”Bu şekilde yaparsanız hedefe varmanız daha kolay olur. Eğer siz yapamayız diyorsanız, ben elimden gelen her şeyi seve seve yaparım.” der… 

Başlatan veya başlatanlar bakarlar ki söylenen doğru…Akıl ve mantık kuralları gereği bu hususun göz ardı edilmemesi gerek…Ancak; “İşi ben veya biz başlatıyoruz…Bildiğimiz gibi yapalım, nasılsa başarırız” diye düşünülür genelde. Tabii ki başarmak için temel unsur olan öneriyi uygulamazlar ve sonuçta iş başarılamaz…Tam anlamıyla bir fiyaskoya dönüşür. 

Öneriyi yapanın önerisini dikkate alıp, yardımını kabul etselerdi hedefe varacaklardı şüphesiz. Ama DAR KAFALILIK dediğimiz durum ortaya çıkmıştır yine. Eğer, öneriyi dikkate alıp yardımı kabul etselerdi; elde edilecek başarı öneriyi yapana ait olacaktı haliyle ve bizimkiler ise KAHRAMANLIĞI KİMSELERE BIRAKMAK İSTEMİYORLARDI…

NASRETTİN HOCA

Temmuz 8, 2008 at 9:32 am | In Düşünelim!.. | Leave a Comment

Nasrettin Hoca’yı bilmeyen var mıdır? Bugünlerde yaşadığı yer olan Akşehir’de adına şenlikler düzenleniyor. Toplumsal değerlerimizin iyice yozlaşmaya başladığı günümüzde Hoca’nın kişilik özelliklerini yazayım dedim. 

Nasreddin Hoca, her şeyden önce Türk-İslâm kültürü ortamında yetişmiş bir şahsiyettir. İlk dinî ve ahlakî bilgilerini babasından almış, ardından medreselerde dinî tahsil görmüştür. Dolayısıyla Türk-İslâm kültürünün değerlerini bilen ve onlara bağlı olan bir insandır.

Hoca, bir cemiyet adamıdır. Yaptığı imamlık, kadılık, müderrislik gibi görevlerde halkla hep içi içe olmuştur. Dolayısıyla halkı ve sorunlarını iyi gözlemleyen ve iyi bilen bir insandır.

Hoca, yaratılıştan çok zeki bir insandır. Ama bu durum, ona mal edilen kimi fıkralarda olduğu gibi asla kurnazlık şeklinde bir zekilik değildir. Doğruyu düşünen ve düşündürtmek isteyen bir zekiliktir.

Hoca, tatlı dilli, güler yüzlü, hoşgörülü, herkese önce insan olarak değer veren ve ona göre davranın birisidir. Toplumsal ilişkilerinde ve diyaloglarında çok başarılıdır. Kişisel ve toplumsal eleştirilerini kimseyi kırıp incitmeden yapar. Halk da onu bu yüzden çok sevmiş ve kendinden saymış, o devirde yaşanan haksızlıklar karşısında onu kendi sözcüsü kabul etmiştir.

Hoca, bir toplum eğitimcisidir. Nükteleriyle halkın yanlış gördüğü davranışlarını düzeltmeye çalışmıştır. Ama bunu yaparken pedagojik esaslara son derece riayet eder. Ayrıca bu eğitimcilik görevini imamlık ve müderrislik gibi resmi görevleriyle de yerine getirmiştir.

Hoca, dili çok iyi kullanır. Kelimelerin etki gücünden mükemmel şekilde yararlanır. Üstelik hazırcevaptır. Hiçbir sözün altında kalmaz. Ama söylediği her söz bir bilgi ve hikmet ürünüdür. Dolayısıyla boş sözlere itibar etmez. Kısa ve özlü anlatımı tercih eder.

Hoca’nın fıkralarındaki asıl amacı asla güldürmek değildir. Asıl amacı düşündürmek ve bir ders vermektir. Fakat bunu yaparken şaka yollu takılmayı, tebessüm ettirmeyi öne çıkarır. Bu durum onun kişiliği kadar devrin ağır ve zor şartlarıyla da ilgilidir. Hoca, bu yolla insanlara inanç ve umut aşılamış, zorlukların tebessüm yoluyla kazanılacak iyimserlikle aşılabileceğini göstermiştir.

Hoca, toplumsal sorunlara karşı çok duyarlıdır. Adaletsizlik, bilgisizlik, haksızlık, ferdi anlamda kişilerde görülen yalancılık, tembellik, kıskançlık, görgüsüzlük gibi her türlü olumsuz davranışla mücadele eden bir kişidir.

Hoca, barış insanıdır. Hangi sorunu ele alsa bunu kişileri kırmadan, rencide etmeden ele alır ve problemi çözer. Çocukla çocuk, büyükle büyük olmasını bilir. Muhataplarının seviyesine göre hareket eder. Herkesin iyiliğini, esenliğini ister.

Hoca, kendisiyle ve hayatla da barışık bir insandır. Onun sevgisi insanları kucakladığı gibi diğer varlıkları da kucaklayan bir sevgidir. Eşeğine olan düşkünlüğü bu yönünün en güzel kanıtıdır.

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Bir fıkrayla bitiriyorum yazımı:

EŞEĞİN OKUMASI

Hoca Timur’la konuşurken eşeğini övmüş:

-“İstersem okuma yazma bile öğretirim ona” demiş.

-“Öyleyse öğret” demiş Timur, “Sana üç ay süre!…”

Hoca, eşeğini eğitmeye başlamış. Eşeğin yemini büyük bir kitabın yaprakları arasına koyuyor; oradaki yem bitince de diliyle sayfaları çevirmesini öğretiyormuş.Üçüncü ayın bitmesine üç gün kala eşeği aç bırakmış. Sınav günü ortaya büyük bir kitap konulmuş, eşek getirilmiş:

Aç hayvan kitabın sayfalarını birer birer diliyle çevirmiş, bir şey bulamayınca da Hoca’ya bakıp anırmaya başlamış.

Timur, “Acayip şey!…” diye söylenmiş.

Hoca Timur’a dönmüş;

-“işte eşeğin okuması böyle olur…”

KESİK

Mayıs 27, 2008 at 9:06 am | In Hayatın İçinden | Leave a Comment

Allah Allah!…Demek bu da gelecekti başıma…Hayret etmeme şaşırmayın…Herkesin başına gelebilecek bir şey gibi görünüyor.  ERİC’i, birader alıp Tataristan’a götürünce ve baba ocağına gelip evimi yaptıktan sonra, ilk olarak bir köpek aramaya başlamış ve geçenlerde Beşikdüzü’nde parkta gezinirken bir köpeğe rastlamıştım.  “Gel” diye seslendiğimde öyle bir gelişi vardı ki hem yüreğimi parçalamış hemde ısınmıştım hemen. Cins olduğu belliydi ama tasması yoktu. Şöyle bir sevip  okşadım…ayaklarıma sürünüp tipik köpek davranışıyla dostluk göstermesi yok muydu!… 

Gel diyerek arabama yöneldim, uslu uslu takip etti onca insanın arasından.…kapıyı açtığımda önce girmek istemedi. Kaçacak gibi oldu… Çağırdım, yılışarak geldi ve boğazını tutunca hemen atlayıverdi arabaya. Yakındaki nalbur’a gidip bir tasma ve zincir ile, bakkaldan tavuk eti aldım ve arka koltukta munis munis oturan hayvanın önüne gazete üstünde sundum. Oralı bile olmayınca, çiğ et yemediğini anladım. Adın KESİK olsun dedim birkaç kez. Beklediğim kişilerden, “gecikeceklerini; geceyi Beşikdüzü’nde geçiririz, siz köye gidin, bizi sabah alırsınız” mesajı gelince köye gelip, tasmasını taktım ve zincirini veranda profiline takarak bağladım. Denemek için sabaha kadar çözmedim  ve sabah baktığımda bıraktığım gibi olduğunu gördüm. Demek ki ihtiyaç gidermeyi birilerinden öğrenmiş. 

İki gün kadar tasma ile gezdirdim ve alıştırdım kendime. Sonra çözüp serbest bıraktığımda koşup zıpladıktan çevreyi dolaştıktan sonra gelip ayağımın dibine oturdu. Sahibi olarak kabullenmişti beni. Kabullenmeseydi, arabaya atıp aldığım yere götürerek bırakacaktım haliyle. Google’ı taradığımda ise cinsini öğrendim. AİNU cinsi Japon kırması kızak ve muhafaza köpeği imiş, avcılıkta da işe yarıyormuş. Körün istediği bir göz, Allah(CC) vermiş iki göz meselesi var ya… 

Bu sabah uyandım ve ihtiyacını görsün diye  çözerek TV başına geçtim. Birkaç dakika sonra sesler duyunca dışarı çıktım vee… Zavallı hayvan bir sürü serseri köpeğin saldırısına uğramış, komşulardan bir kadın kovalamış diğerlerini ama Kesik yerde ölü gibi yatıyordu, tasması birkaç metre ileride yerdeydi. Her tarafı ıslanmıştı ve dili sarkmıştı. Derhal kucaklayıp baba evine götürerek ağzını ıslattım, kuzineyi yaktım ve dikkatlice biraz temizledim zavallıyı…Bir ara gitti…kalbine masaj yaptım ve kendine gelip hırladı… 

Veteriner’e götürmem gerek ama kucağıma almam mümkün değil…Yaralarının acısı ve şok nedeniyle kucaklamak istediğim anda saldırgan davranıyor…Bereket epeyce kendine gelmiş durumda…Birkaç saat bekleyeceğim artık…Dört ayak üstüne durmayı başarırsa sorun yok…Başaramazsa bel tarafında filan kırık olabilir ki veteriner şart. Üzülmemek insanın elinden gelmiyor…

NOT: Yazıyı sabah 9.06 da yazmıştım. Kurtaramadık zavallıyı…aldığı darbeler nedeniyle oluşan ezikler ve iç kanama sonucu ayağa kaldıramadık. onuruyla gitti. Ne bir uluma ne de başka bir durum…Mealul melul sahibine bakarak son nefesini verdi. toprağı bol olsun demekten başka elden ne gelir? (saat: 17.15 te mezarına girdi)

ŞAH, VEZİRLER VE PİYONLAR

Mayıs 12, 2008 at 4:49 am | In Düşünelim!.. | Leave a Comment

 Kaos yaratanlar anarşistlerdir, ama düzen kuran kurtarıcılar… Ekipteki anarşistler, diğer kurtarıcılara davetiye çıkartırlar. Hem de yaldızlı protokol davetiyesi.Piyonlar şahı mat edebilirler ama asla Şah olamazlar. Bunun yanında doğru oynarlarsa vezir olabilirler. Vezir olmak ise sadakat ve dürüstlük ister. En olmaması gereken ikinci şey ise vezirlerin belli olmamasıdır. Kendisini vezir koltuğunda görmek isteyenler, vezir yetisi olan insanları büyük bir hırs çarkıyla ezerler. Doğru hamleler ise bazen doğru oyunu oynamayı sağlamaz. Bu yüzden atasözleri vardır. Örnek: ‘Öküz öldü ortaklık bozuldu.’ ‘Yarası olan gocunur” v.b

Vezirler olmalıdır. Ama şah bir tanedir. Şahlar çoğaldığında vezir durumuna düşerler. Peki şah nerede? Piyonlar bunu sormaya başlar. Garip bir insan güdüsüdür güçlünün yanında yer almak: Aslında psiko-nevroz mu demek daha doğru olacaktır bilmiyorum ama böyle bir gerçek vardır.

Şah kurallar koyar. Kurallar kesin ve nettir. Vezirler bu kuralları bozmamalıdır. Hukuk emsallerden oluşur. Birisi için bozulan kural diğerleri için de bozulur. Eğer birisi için bozulan bir kural diğerleri için bozulmuyorsa, o zaman kurallar nedir? Kimin menfaatine çalışır? Sonuç: Yine kaos, yine kurtarıcı vs. vs. Bu durumda yine bir söz ama bu sefer bir atasözü değil, bir düşünürün sözü: ‘Kendi kurallarını koyamayan insanlar başkalarının kurallarıyla yaşamaya mahkumdur.’ Friedrik Von Neitzche.

Anarşizm her zaman yıkımla olmaz. Kaos yaratmak için yapıcı görünülebilir.

Ortada sorun varsa sorunu çıkaran da vardır. Her isim bir özneyi, özne de yüklemi gerektirir özünde… Her isim potansiyel bir eylemdir. Kinetiği içinde saklıdır. Yanlış olduğu düşünülen eylemi ancak yapıcısı düzeltebilir. Bu durumda konuşulması gereken, eylem yapıcısıdır. Eylem yaptırıcısı değil. Eylem yaptırıcısı aracılığında eylem yapıcıya yöneltilen eleştiriler şikayet olarak nitelendirilir. Şikayet ise yapıcı bir eylem değildir. Önem sırası değişir. Eylemden, eylem yapıcıya kayar. Yapılması gereken eylemin niteliği ve kalitesi bozulur. Hatta kaosa neden olur. Son günlerde dünyanın en çok duymaya alıştığı daha doğrusu açıkça yaşayıp belki de hiç duymadığı Latince kökenli bir tümce… Bir toplumu yönetmek için önce kaos yaratırsın, toplum iyice çökme noktasındayken, bir melekmiş gibi ortaya çıkıp düzeni sağlarsın. Bu toplum da kaos ortamından kurtulmanın verdiği rehavet ve güvenle kurtarıcısı(!)na sarılır. Bunu hükümetler de kendi amaçları doğrusunda dahili olarak kullanır. Somut bir örnek olmasa da gündem saptırması verilebilir. Kamuoyu kötü bir olaya endekslenmişken, yapay bir sorun ortaya çıkar. Dikkatler onun üzerine çekilir. Ve kurtarıcı bu yapay olaydan herkesi kurtarır… 

Şu içinde bulunduğumuz günlerde, Türkiye daha açıkça nasıl tasvir edilebilir? Bileniniz var mı?!…

KAVAL’A CAN VEREN ADAM

Mart 17, 2008 at 7:26 pm | In Sevdiklerim | 1 Comment

Kasım GÜRSOY  (1933 – 1996)

Beşikdüzü’nün Türkelli Köyü’ndendir(belde). Babasının sol elinin çolak olmasından dolayı, Çolağın Kemal olarak bilinir.  Yörede, düdüklük olarak bilinen ağaççığın dallarının içi öd denilen süngerimsi beyaz bir kısımla kaplıdır ve bu kısmı temizledikten sonra, biri altta 6 sı üstte olmak üzere toplam 7 delikli olarak bizzat elleriyle yaptığı kavalları çalmıştır hayatı boyunca. Çaldığı havaların sesi evlat acısı çekenlerin boğazında düğümlenir, gurbet ellerde sıla özlemi olurdu. Kendi başına dertlendiği, coştuğu kaval’a nefesini, yüreğini ve sevdasını vermiştir. 

Çocukluğunda, sığır ve koyun çobanlığı yaparken kendi kendine kaval çalmayı öğrenmiş, kendisini  geliştirerek düğünlerde ve özel eğlencelerde kaval eşliğinde Horon tepmeyi benimsetmiştir. Askerlik sonrası İstanbul’a yerleşerek İETT Genel Müdürlüğünde emekli olana kadar otobüs biletçisi olarak görev yapmıştır.   TRT nin açtığı yarışmaya girmiş, kazanarak part time sanatçı olmuştur. TRT Radyosunun tek kanallı olduğu dönemlerde uzun yıllar boyunca, genellikle haftada bir gün BEŞİKDÜZÜ HAVALARI  adıyla program yapmış ve 15 dakika boyunca çaldığı havalarla dinleyicileri mest etmiştir. 1975’lerde  Ankara’ya gelerek birkaç gün misafirimiz olmuş; Zıpka giymiş olarak olarak TRT ekranında canlı yayında kaval çalmıştır. Sanatçılık yönü, sadece kaval çalmakla sınırlı değildir. Atma Türküler derlemiş, birkaç türkü için notalar yazmıştır. En tanınmış olanı “Hasta Oldum Derdune” dir.

Hasta oldum derdune
Oku bağa yasini oku
Gün boyunca ağlayıp da
Yiyesun göz yaşını

Gel geç evun başından
Evun başu şen olsun
Çağır beni geleyim da
Gelmeyenler körolsun

Kemençemin kulağı
Eruktendir erukten
Ben nasıl ayrılayım da
Senun gibi ferukten

KAVAL’A CAN VEREN ADAM

Mart 17, 2008 at 7:26 pm | In Sevdiklerim | 1 Comment

Kasım GÜRSOY  (1933 – 1996)

Beşikdüzü’nün Türkelli Köyü’ndendir(belde). Babasının sol elinin çolak olmasından dolayı, Çolağın Kemal olarak bilinir.  Yörede, düdüklük olarak bilinen ağaççığın dallarının içi öd denilen süngerimsi beyaz bir kısımla kaplıdır ve bu kısmı temizledikten sonra, biri altta 6 sı üstte olmak üzere toplam 7 delikli olarak bizzat elleriyle yaptığı kavalları çalmıştır hayatı boyunca. Çaldığı havaların sesi evlat acısı çekenlerin boğazında düğümlenir, gurbet ellerde sıla özlemi olurdu. Kendi başına dertlendiği, coştuğu kaval’a nefesini, yüreğini ve sevdasını vermiştir. 

Çocukluğunda, sığır ve koyun çobanlığı yaparken kendi kendine kaval çalmayı öğrenmiş, kendisini  geliştirerek düğünlerde ve özel eğlencelerde kaval eşliğinde Horon tepmeyi benimsetmiştir. Askerlik sonrası İstanbul’a yerleşerek İETT Genel Müdürlüğünde emekli olana kadar otobüs biletçisi olarak görev yapmıştır.   TRT nin açtığı yarışmaya girmiş, kazanarak part time sanatçı olmuştur. TRT Radyosunun tek kanallı olduğu dönemlerde uzun yıllar boyunca, genellikle haftada bir gün BEŞİKDÜZÜ HAVALARI  adıyla program yapmış ve 15 dakika boyunca çaldığı havalarla dinleyicileri mest etmiştir. 1975’lerde  Ankara’ya gelerek birkaç gün misafirimiz olmuş; Zıpka giymiş olarak olarak TRT ekranında canlı yayında kaval çalmıştır. Sanatçılık yönü, sadece kaval çalmakla sınırlı değildir. Atma Türküler derlemiş, birkaç türkü için notalar yazmıştır. En tanınmış olanı “Hasta Oldum Derdune” dir.

Hasta oldum derdune
Oku bağa yasini oku
Gün boyunca ağlayıp da
Yiyesun göz yaşını

Gel geç evun başından
Evun başu şen olsun
Çağır beni geleyim da
Gelmeyenler körolsun

Kemençemin kulağı
Eruktendir erukten
Ben nasıl ayrılayım da
Senun gibi ferukten

ŞANS OYUNLARI

Şubat 16, 2008 at 1:11 pm | In Öylesine... | Leave a Comment

Günümüz şartlarında 7’den 77’ ye hepimiz şans oyunlarında, şansımızı denemişizdir. Bundan 15-20 sene önce tek bilinen şans oyunu Milli Piyango ve birde çok az kesimin takip ettiği Spor Toto ve At Yarışlarıydı. Çocukluk yıllarımda,  eve Milli Piyango sadece yılbaşı çekilişi için alınır ve çıkma ihtimali yüksek olduğu düşünülen İstanbul’ daki gurbetçi akrabalarımızdan sipariş edilirdi. Aylar öncesinden elimize geçen yılbaşı biletleriyle evler, arabalarla hayallerimizi süslerdik. Büyük ikramiye bize çıksa, kimsenin haberi olmasın diye gizliden gizliye Ankara’ya gitme planları kurar, oraya gitmek için yol parasını bile ayırmayı düşünürdük. Yılbaşı akşamları tek izlenen televizyon TRT-1’di. Mecburduk TRT-1 izlemeye, malum o yıllarda başka bir alternatifimiz de yoktu. Yılbaşı gününde güzel yemekler hazırlanır, kümesteki tavuklar kesilir, colalar alınır, o akşamın özel geçmesi için gün içersinde hazırlıklar yapılırdı. Küçüktük ve o gün erkenden yatmayacaktık, annemizden babamızdan o akşamın hatırına özel izinler alır,  saat 24:00’ e gelince uyumamak için kendimizi zor tutar, havai-fişek gösterisi izlemek için ayrı bir heyecan duyardık. Bir türlü zaman geçmez Mustafa YOLAŞAN’ ın sunduğu yarışma programlarını seyreder, araba-hediye çekleri-evler dağıtılırdı. San ki arayan herkese para- araba dağıtılır, bizde katılmak için elimiz telefona ayırmazdık. Bir türlü çevirdiğimiz numara düşmez, İstanbul’da olsak numarayı hemen düşürür sanırdık. Malum yarışmaya katılanlar genelde İstanbul’dan aranırdı. Yılbaşının olmazsa olmazlarından dansöz çıkar fıkır fıkır oynar, o başlayınca annemiz babamız televizyonu kapattırırlar, ayıplarlardı. Her çekilişte heyecanlanır, çıkmayınca da bir sonraki büyük ikramiye için kendimizi motive ederdik. Havadan para kazanma düşü, yılda bir kez de olsa büyük hayaller kurmamızı sağlardı. 

Şimdi ise, çevremizde o kadar şans oyunları var ki. Her biri diğerinin eksiğini kapatmakta, kazanılan üç-beş kuruşla şansımızı denemekteyiz. Nedir bu kazanma hırsı, insanoğlunun fıtratındaki doyumsuzluk duygusu mu? Yoksa rahatlık duygusu mu?  Birçoğumuz çalışıp da kazamayacak büyüklükteki o ikramiyeleri, çıkması durumunda ne yapardı. Bu soruyu hepimiz kendimize defalarca sormuşuzdur. Günümüzün belli zamanlarında gelecek için planladığımız hayallerin tek eksiği paradır. Para da kolay kazanılmıyor, hele hele şimdiki zamanımıza bakarsak, birikimlerle ev sahibi olmanın bile hayal olduğunu düşünmeye başlamışız. Ülke ekonomisindeki dengelerin bozulmuş, kapitalist düzenle halkın bir kısmı varlık içinde yüzerken, büyük bir kısmı da fakirleşmeye sürüklenmiştir. Belki de kötü gidişattan sıyrılmak içinde de şans oyunları bu kadar sarılmışızdır… 

NELER GELDİ NELER GEÇTİ FELEKTEN

Şubat 14, 2008 at 2:52 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment

NELER GELDİ NELER GEÇTİ FELEKTEN…UN ELERKEN DEVE GEÇTİ ELEKTEN 

Bir zat-ı âli var ki; bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin gördüğü siyasetciler arasında en dikkate şayan komik-i şahsiyettir(-ne demekse artık)… 

Bu zat genç yaşında ele geçirdiği Maliye Bakanlığı esnasında. Yabancı ajanslara verdiği ‚TÜRKİYE YETMİŞ SENTE MUHTAÇTIR’ beyanı ile ülkesinin saygınlığığnı sıfır ne kelime. eksilere indirmiş;  bir müddet sonra Enerji Bakanı iken güzelim ülkemiz insanlarını akaryakıt beceriksizliği nedeniyle yaya bırakacak fevri sözler sarfederek  halkın yemek yapacak yağ bulamadığı zamandaki hükümetin üyesi olarak o zamanlar için tarih sayfalarında yerini almıştı.  

Siyasetteki hocası olan en büyük demagog’un  sevgili eşinin bile onun için kocasına söylediği şey meşhurdur. O’nu tasfiye etmesini ve çevresinden uzaklaştırmasını talep etmişti bu sevgili eş. Gerekcesi ise basitti: ‚GÖZÜ SENİN MAKAMINDA’ demişti sevgili eş. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin tastamam 30 yıl boğuştuğu enflasyon belâsının baş mimarlarından olan bu zat-ı muhterem, nasıl olduysa oldu; bir sürü alavere-dalavereden sonra  o büyük demagog’un makamına oturdu…Oturdu oturmasına da sonucta ne oldu? O işkembe-i kübrasından savurduğu palavralarla belki bir kısım cahil cühela vatandaşımızın oylarını gaspetti ama hep yerinde saydı. Bir adım bile ilerleyemedi zavallı. Çünkü milletin çoğunluğu o’nun ne menem şey olduğunun idrakinde idi. Bu nedenle karar verici makamlara oturmasını engelledi haliyle…  Şimdi bu zat-ı muhterem, inanç gereği olduğu kadar; gelenek ve örflerimizin simgelerinden olan ve kadınlarımızıni kızlarımızın kullandığı başörtüsünün. tamamen haklı gerekcelerle üniversitelerde serbest olmasını sağlayan Anayasa değişikliğini eleştirirken  ne diyor biliyomusunuz? LÂİKLİK ve sadece LÂİKLİK… 

Sanki Lâikliğin ne olduğunu mümtaz halkımız bilmiyormuş gibi…Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak anlamında olan bu kelimeyi kullanaarak ne yapmak istiyor dersiniz? O’na mı kalmış milletin donuyla. şapkasıyla uğraşmak!… Daha da çoğunu ve ağırını yazardım ya bu kadar yeter… Başımın adli makamlarla derde girmesi en son isteyeceğim şeydir. Tabii o anlamda değil. Mahkemelerde geçirebileceğim zamanıma yazık. Tıpkısı o’nun tüm zamanını boşuna harcaması gibi.

KÂMİLE SUAT

Aralık 31, 2007 at 3:22 pm | In Sevdiklerim | Leave a Comment

Türkiye onu, Halit Ziya UŞAKLIGİL’in ünlü romanı Aşk-ı Memnu‘nun TV’ye uyarlandığı dizide, saf ve temiz Nihâl’in genç üvey annesi fettan Bihter rolü ile tanıdı. TV yayınlarının siyah – beyaz ve tek kanallı olduğu o günlerde büyük sükse yaptığı bu rolün ardından tamamen vitrin malzemesi titriyle, birkaç önemsiz filmde  zamanın tanınmış aktörlerine eşlik etti.

Sinemamızın kült filmlerinden, rahmetli Sadri ALIŞIK ve Aylâ  ALGAN’lı  Aaah…Güzel İstanbul  filminin yeni uyarlamasında canlandırdığı , kötü yola düşmemek için çırpınan   köylü güzeli rolüyle bu kez de sinemaseverlerin gönlünde taht kurmayı başardı ve akabinden başarıları çorap söküğü gibi geldi. Halit REFİĞ‘in yönettiği, kadın sorunlarına el atan  Teyzem, Fahriye abla, Şalvar Davası  gibi kült filmlerde canlandırdığı tiplemelerde olağanüstü oyunlar sergiledi.  Festivallerde ödüller kazandı. Bunda, tiyatro kökenli olması kadar, ilk eşi yönetmen Samim DEĞER’in katkıları da yadsınamaz.

Sonraları bir siyasetçi ile ilişkisi nedeniyle on yıldan fazla ortalıkta görünmedi.  Taaki, son zamanlarda  bir TV kanalında hepsi tanınmış kişilikler olan  bir yazar. bir manken ve bir gazeteci ile birlikte sundukları bir sohbet programına kadar. Programdaki konuğa sorduğu zekice tasarımlanmış sorular, verilen cevaplara  karşı nükteli dokundurmaları, kamera karşısındaki rahat tavırları ile hepsi de kendi alanlarında başarılı olan sunucu arkadaşları ve davetli konuklar arasında ön plâna çıkması olağandı.

Olağandı, çünkü; o bir stardı. Herşeyden önce de bir Karadenizli idi…

Kimden mi bahsediyorum? Kimden olacak canım!…Tabii ki Müjde AR‘dan.                              

AİLE, KUŞAKLAR VE ÇATIŞMALAR

Aralık 16, 2007 at 10:19 am | In Hayatın İçinden | 1 Comment

İdeal bir aile, yani her şeyin iyi gittiği, insanların sorunsuz, son derece iyi bir şekilde, hiçbir sıkıntı yaşamadan geçindikleri aile, sadece romanlarda ya da filmlerde var. Aile içerisinde bir takım sıkıntılar ve huzursuzluklar olabilir. Hatta bunlar faydalı olabilir, aile bireylerinde olumlu etkiler yaratabilir. Çünkü fikir ayrılıkları her zaman kötü değildir. Karşımızdakinden bir şeyler öğrenebiliriz, karşımızdakinin gerçeğini daha iyi anlayabiliriz. Çatışmasız bir aile düşünmek mümkün değil, gerçek hayatta öyle bir aile yok. 

Çünkü ikinci kuşak, ne bir Türk kültürü, ne de batı kültürüyle yetişiyor, ikisinin karışımıyla yetişiyor.  Birinci kuşak, onları, kendi kuşağında yetişmiş insanlar gibi görmek istiyor. Kuşak çatışmaları genellikle genç yaş grubu üzerinde odaklanmaktadır. Çünkü gençlik döneminde duygular yoğundur ve sürekli dalgalanma gösterirler. Gençler sevinçle üzüntü, sevgi ile nefret arasında gidip gelir. Ruhsal tepkilerinde aşırılık, davranışlarındaki çelişki bu döneme özgü bir bocalamanın belirtisidir. Gençler, bir yandan içinden gelen dürtülerini dizginlemeye çabalarken öte yandan çevresi ile çatışmaya girebilir. İç dünyası ile dış dünya arasında dengeler kurmaya çalışır. Gençler, kendine özgü yaşamak istemekte, bağımsızlığını kazanmaya çabalamaktadır. Bir çatışma halinde, yani gençlerin yaşama tarzıyla bizim beklentilerimiz arasındaki çatışma halinde, o zaman birinci kuşak daha ziyade gelenek ve değerlerden yana ağırlık koyuyor. Diyor ki, evdeki kural neyse ona uyacaksın. Haliyle diğer çatışmaları artıran, doğuran bir şey.  

Çatışmaların kökenlerinden bir tanesi beklentilerin farklı olması. Bizim ikinci kuşağın kendi değerlerimize uymasını beklememiz. İkincisi de, karşımıza hep çıkan değerler, gelenekler, görenekler meselesi. Biz, birinci kuşağın, ailede gördüğü veya bizim değerlerimiz diye kabul ettiği noktalar var. Bunlar öyle kabul ediliyor ve bunlara ikinci kuşağın, yani evdeki çocukların da uymasını bekliyoruz. Buna çocuklar uymadığı zaman da evde sıkıntı oluyor. Öte yandan gençler açısından bakıldığında; kendisinden başarı bekleniyor, okulunu veya mesleğini iyi yapması bekleniyor. Daima başarılı olmalarını istiyoruz, ama öte yandan da karşılarına tanımadıkları ve bilmedikleri ve anlayamadıkları bir takım gelenekler, kurallar çıkarıyoruz. Çünkü düşünün ki, ikinci nesil kuralları annesinden babasından görüyor, yani bir öncesi yok onun. Halbuki,  ikinci nesil arkadaşlarından, okulundan, eğitiminden o değerleri alıyor ve fazla çatışma çıkmıyor. Aile içi ortamlarda o değerler olmadığı  zaman bir karışıklık oluyor gençler içerisinde. Bir yandan başarılı olmaları, öte yandan da arkadaşları, dostları gibi değil; ilk kuşak gibi davranmaları isteniyor…

Bu değerler dediğimiz, gelenekler dediğimiz şeyler nereden ortaya çıkıyor? Bunlar iyi şeyler mi? Yoksa kötü şeyler mi? Değerler dendiği zaman, gelenekler dendiği zaman hep iyi şeyler, doğru şeyler aklımıza geliyor. Ama bunların kökenine bakmakta da fayda var. Çünkü biz birinci kuşaktan esneklik beklerken, muhakkak o değerlerden de biraz taviz vermelerini bekliyoruz. Ama bizim kuşağın inandığı,doğru olarak kabul ettiği şeyden taviz vermesi de çok zor. Taviz verilmedikçe de o çatışmalardan bir ilerleme kayıt edilemiyor. Aksine, çatışmalar büyüyor ve hatta şiddete de dönüşebiliyor. Değerler söz konusu olduğunda, bizim için iyiler, doğrular ve yanlışlar var. Ama faydalı veya faydasız olarak görmüyoruz o değerleri. Bir gelenek bir yerde çok faydalı olabilir, bir yerde faydasız hatta zararlı olabilir. Tarafların birbirlerini anlamak için çaba göstermeleri, esnek davranmaları ve hoşgörüyü elden bırakmamaları gereklidir.Çözüm yollarının önünü açmak için, öncelikle iletişim kanalları kapanmamalıdır. 

Yaşadığım bir örnek: dolmuş durağında upuzun kuyruk oluşmuştu, önde 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu sürekli annesinin elinden kurtulmaya çalışıp “herkes yürüsün” diye bağırıyordu…O’nun teorisi özünde çok mantıklıydı, yani kuyrukta bekliyorsunuz, ve ilerleyemiyorsunuz, çünkü önünüzde insanlar var ve onlar da kendi önlerindekiler yüzünden yürüyemiyorlar. Herkes belli bir hızda yürüse kimse beklemek zorunda kalmazdı değil mi?

İşte, kuşak çatışması böyle birşey. neden karıncalar gibi belli bir hızda peş peşe gitmek yerine birbirimize çarpa çarpa gidiyoruz? Kimse durup beklemesin!.. Arkadakiler biraz yavaş, öndekiler biraz hızlı. tıkır tıkır yürünebilir. 

Aslında kuşak çatışması genel anlamda üzülecek değil sevinilecek bir olgudur. Gençlerin atılganlıkları, coşkuları, hatta hayâlcilikleri gelişmelerin, yeniliklerin kaynağıdır. Gençler toplumsal yaşamda, sanatta ve yarında yeniliğin, değişikliğin ardında koşmasalardı ilerleme olmazdı. Bu nedenle gençlerin yetişkinlerle karşıtlığını ortadan kaldırmak yararlı bir sonuç sağlamaz. Önemli olan bu çatışmayı toplumun faydasına kullanabilmektir.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.