OĞUZ MUHTARI

Mart 9, 2009 at 8:10 pm | In Hayatın İçinden, Sevdiklerim | Leave a Comment

 

OĞUZ MUHTARI

 

Nüfus kağıdında 1950 doğumlu olduğu yazar. Kendi ifadesine göre ise 1948 doğumludur. Büyük oğlunun 1967 li olduğu ve 18 yaşında evlendiğini söylediğine göre gerçeği de budur.

 

Beşikdüzü Öğretmen Lisesini bitirmiş, birkaç yıl değişik yerlerde öğretmenlik yaptıktan sonra 1970 yılından itibaren emekli olduğu 1996 yılına kadar köyünde sınıf öğretmenliği yapmıştır. Öğretmenlik ile birlikte arıcılığa da gönül vermiş, uzun yıllar arı kovanlarıyla boğuşmuş olup, halen de bu hobisini sürdürmektedir.

 

4 oğlu 1 kızı vardır. Büyük oğlu İnşaat Teknikeri olup, Reisliği döneminde sağ kolu olarak çalışmıştır. Şimdi ise Karadeniz Üniversitesinde teknik eleman olarak çalışmaktadır. 2 oğlu ise Polis Memurudurlar. Kızı Orman Bakanlığı’nda memur olarak çalışmakta olup, küçük oğlu hayata henüz adım atmış durumdadır.

 

1999 yılında Belediye Başkanı seçilmiştir. 2004 seçimlerinde de güvenoyunu devam ettirmiştir. İlk döneminde önceki başkan zamanından kalan borçları ödeyebilmek ve idame giderlerini karşılayabilmek için herhangi bir dişe dokunur hizmet projesi uygulamamıştır. Bu döneminde sadece ilçeyi beldeye bağlayan yolun asfaltlanması (-ki rivayet muhteliftir. Aslında bu hizmeti milletvekili Orhan BIÇAKÇIOĞLU’nun yaptığı söylenir) ve asıl yapılması gereken yerde değil de “Ne yapayım, 1500 m isale hattı gerektiriyordu da ondan burada yapıyoruz.” dediği bir su sondajı ile belde halkının su ihtiyacını sağlama alması işi göze batar. Belediyenin eski borçlarını ödeyebilmek ve personel ücretleri ile idame giderlerini karşılayabilmek için belde nüfusunun 2000 sayımlarında sahtekârlık denilebilecek şekilde 5100 küsur olarak sayılıp itiraz üzerine 3708 e düşürülmesi ve bu nüfus sayısı üzerinden alınan bütçe ödeneği dışında Belediye’ye gelir akışı sağlayabilecek herhangi bir yatırım yapmamış olması ise eksisidir ve halen de sırıtır. İkinci döneminde ise belde içi ana yolları parke taşı ile kaplamak,  su sistemini düzenlemek, bazı bölümlerde kanalizasyon yapmak gibi rutin çalışmalar yaptırmıştır.

 

Kişilik olarak dürüst biri olduğu kesindir. Önceki başkanın aksine herhangi bir yolsuzluğa izin vermemiş, şahsi zenginliğini arttırabilecek herhangi bir yola tevessül etmemiştir. Muhalif olsun, taraftarı olsun istisnasız bütün belde halkınca sevilir ve saygı görür.

 

Olumsuz yönü yok mudur? Vardır tabii. Hiçbir insan sütten çıkmış ak kaşık olmadığına göre , o’nun da menfi yönleri vardır tabii ki. Bunlardan biri ve en önemli olanı nedir bence bilir misiniz? Her zaman ve her halûkârda “24 saat görevimin başındayım” der. Der demesine de, belediyenin rutin işleri için belde dışında bulunduğu zamanlar haricinde vaktini kahvede batak veya hoşgin oynayarak geçirir genellikle. Bu özelliği Kadırga Yaylasında bulunduğu zamanlarda da geçerlidir. Bir de rakı düşkünlüğünü sayabiliriz de; bereket bu düşkünlük sadece belirli zamanlarda geçerlidir. Meselâ yaylada iken veya ayyaş(!!!…)dostlarıyla birlikte bulunduğu zamanlarda… Olsun, o kadarcık kusur kadı kızında da bulunurmuş ya…

 

 Kim bu Oğuz Muhtarı dediğin kişi diyeceksiniz tabi…Beşikdüzü/Türkeli Belediye Başkanı Hasan Hüseyin ALGAN’dan bahsediyorum.

 

Menfi yönleriyle de müspet yönleriyle de seni seviyoruz Kemal Hoca…Yaptığın veya yapmak isteyip de yapamadığın ne gibi işler varsa artık gerilerde kaldı…Adınız bakî kalan bu beldede anılarda bile olsa yaşayıp duracaktır…

 

SAĞOLASIN KEMAL HOCA!…

 

 

KAVAL’A CAN VEREN ADAM

Mart 17, 2008 at 7:26 pm | In Sevdiklerim | 1 Comment

Kasım GÜRSOY  (1933 – 1996)

Beşikdüzü’nün Türkelli Köyü’ndendir(belde). Babasının sol elinin çolak olmasından dolayı, Çolağın Kemal olarak bilinir.  Yörede, düdüklük olarak bilinen ağaççığın dallarının içi öd denilen süngerimsi beyaz bir kısımla kaplıdır ve bu kısmı temizledikten sonra, biri altta 6 sı üstte olmak üzere toplam 7 delikli olarak bizzat elleriyle yaptığı kavalları çalmıştır hayatı boyunca. Çaldığı havaların sesi evlat acısı çekenlerin boğazında düğümlenir, gurbet ellerde sıla özlemi olurdu. Kendi başına dertlendiği, coştuğu kaval’a nefesini, yüreğini ve sevdasını vermiştir. 

Çocukluğunda, sığır ve koyun çobanlığı yaparken kendi kendine kaval çalmayı öğrenmiş, kendisini  geliştirerek düğünlerde ve özel eğlencelerde kaval eşliğinde Horon tepmeyi benimsetmiştir. Askerlik sonrası İstanbul’a yerleşerek İETT Genel Müdürlüğünde emekli olana kadar otobüs biletçisi olarak görev yapmıştır.   TRT nin açtığı yarışmaya girmiş, kazanarak part time sanatçı olmuştur. TRT Radyosunun tek kanallı olduğu dönemlerde uzun yıllar boyunca, genellikle haftada bir gün BEŞİKDÜZÜ HAVALARI  adıyla program yapmış ve 15 dakika boyunca çaldığı havalarla dinleyicileri mest etmiştir. 1975’lerde  Ankara’ya gelerek birkaç gün misafirimiz olmuş; Zıpka giymiş olarak olarak TRT ekranında canlı yayında kaval çalmıştır. Sanatçılık yönü, sadece kaval çalmakla sınırlı değildir. Atma Türküler derlemiş, birkaç türkü için notalar yazmıştır. En tanınmış olanı “Hasta Oldum Derdune” dir.

Hasta oldum derdune
Oku bağa yasini oku
Gün boyunca ağlayıp da
Yiyesun göz yaşını

Gel geç evun başından
Evun başu şen olsun
Çağır beni geleyim da
Gelmeyenler körolsun

Kemençemin kulağı
Eruktendir erukten
Ben nasıl ayrılayım da
Senun gibi ferukten

KAVAL’A CAN VEREN ADAM

Mart 17, 2008 at 7:26 pm | In Sevdiklerim | 1 Comment

Kasım GÜRSOY  (1933 – 1996)

Beşikdüzü’nün Türkelli Köyü’ndendir(belde). Babasının sol elinin çolak olmasından dolayı, Çolağın Kemal olarak bilinir.  Yörede, düdüklük olarak bilinen ağaççığın dallarının içi öd denilen süngerimsi beyaz bir kısımla kaplıdır ve bu kısmı temizledikten sonra, biri altta 6 sı üstte olmak üzere toplam 7 delikli olarak bizzat elleriyle yaptığı kavalları çalmıştır hayatı boyunca. Çaldığı havaların sesi evlat acısı çekenlerin boğazında düğümlenir, gurbet ellerde sıla özlemi olurdu. Kendi başına dertlendiği, coştuğu kaval’a nefesini, yüreğini ve sevdasını vermiştir. 

Çocukluğunda, sığır ve koyun çobanlığı yaparken kendi kendine kaval çalmayı öğrenmiş, kendisini  geliştirerek düğünlerde ve özel eğlencelerde kaval eşliğinde Horon tepmeyi benimsetmiştir. Askerlik sonrası İstanbul’a yerleşerek İETT Genel Müdürlüğünde emekli olana kadar otobüs biletçisi olarak görev yapmıştır.   TRT nin açtığı yarışmaya girmiş, kazanarak part time sanatçı olmuştur. TRT Radyosunun tek kanallı olduğu dönemlerde uzun yıllar boyunca, genellikle haftada bir gün BEŞİKDÜZÜ HAVALARI  adıyla program yapmış ve 15 dakika boyunca çaldığı havalarla dinleyicileri mest etmiştir. 1975’lerde  Ankara’ya gelerek birkaç gün misafirimiz olmuş; Zıpka giymiş olarak olarak TRT ekranında canlı yayında kaval çalmıştır. Sanatçılık yönü, sadece kaval çalmakla sınırlı değildir. Atma Türküler derlemiş, birkaç türkü için notalar yazmıştır. En tanınmış olanı “Hasta Oldum Derdune” dir.

Hasta oldum derdune
Oku bağa yasini oku
Gün boyunca ağlayıp da
Yiyesun göz yaşını

Gel geç evun başından
Evun başu şen olsun
Çağır beni geleyim da
Gelmeyenler körolsun

Kemençemin kulağı
Eruktendir erukten
Ben nasıl ayrılayım da
Senun gibi ferukten

KÂMİLE SUAT

Aralık 31, 2007 at 3:22 pm | In Sevdiklerim | Leave a Comment

Türkiye onu, Halit Ziya UŞAKLIGİL’in ünlü romanı Aşk-ı Memnu‘nun TV’ye uyarlandığı dizide, saf ve temiz Nihâl’in genç üvey annesi fettan Bihter rolü ile tanıdı. TV yayınlarının siyah – beyaz ve tek kanallı olduğu o günlerde büyük sükse yaptığı bu rolün ardından tamamen vitrin malzemesi titriyle, birkaç önemsiz filmde  zamanın tanınmış aktörlerine eşlik etti.

Sinemamızın kült filmlerinden, rahmetli Sadri ALIŞIK ve Aylâ  ALGAN’lı  Aaah…Güzel İstanbul  filminin yeni uyarlamasında canlandırdığı , kötü yola düşmemek için çırpınan   köylü güzeli rolüyle bu kez de sinemaseverlerin gönlünde taht kurmayı başardı ve akabinden başarıları çorap söküğü gibi geldi. Halit REFİĞ‘in yönettiği, kadın sorunlarına el atan  Teyzem, Fahriye abla, Şalvar Davası  gibi kült filmlerde canlandırdığı tiplemelerde olağanüstü oyunlar sergiledi.  Festivallerde ödüller kazandı. Bunda, tiyatro kökenli olması kadar, ilk eşi yönetmen Samim DEĞER’in katkıları da yadsınamaz.

Sonraları bir siyasetçi ile ilişkisi nedeniyle on yıldan fazla ortalıkta görünmedi.  Taaki, son zamanlarda  bir TV kanalında hepsi tanınmış kişilikler olan  bir yazar. bir manken ve bir gazeteci ile birlikte sundukları bir sohbet programına kadar. Programdaki konuğa sorduğu zekice tasarımlanmış sorular, verilen cevaplara  karşı nükteli dokundurmaları, kamera karşısındaki rahat tavırları ile hepsi de kendi alanlarında başarılı olan sunucu arkadaşları ve davetli konuklar arasında ön plâna çıkması olağandı.

Olağandı, çünkü; o bir stardı. Herşeyden önce de bir Karadenizli idi…

Kimden mi bahsediyorum? Kimden olacak canım!…Tabii ki Müjde AR‘dan.                              

SEVGİLİ BACIM

Ağustos 19, 2007 at 11:05 pm | In Sevdiklerim | Leave a Comment

Bu sıralar baba ocağındayım…

Geçenlerde bacıcığım da geldi ve hem hasret gidermiş olduk hem de dayılığın keyfini çıkardım. 4.5 yaşındaki küçük yeğenimin zeka dolu iğneli sözleri çoğu zaman makaraları koyuvermeme neden oldu… Bacımı sinirlendirip eğlenmek için saygıdeğer, sevgili nur yüzlü hacı anamı bile vesile yaptım ve epey de tepesini attırdım ya olsun… Hayatın güzellikleri içinde böyle aile içi şakalaşmalar da olacaktır haliyle.

İsmi saklı kalsın, büyük bir üniversitemizde öğretim üyesidir bacım. Üniversiteye geçmeden önce, Folklor Araştırmacısı olarak Kültür Bakanlığında çalışmış, Yusufeli – Artvin ve Ankara’da Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Folklor Araştırmacısı olarak görevli olduğu dönemde Nasrettin Hoca Şenliklerinin düzenlenmesi faaliyetlerinde rol almış, Polonya’da Halk Kültürümüz hakkında seminerler vermiştir.

Bu görevde iken, doğup büyüdüğü köyünün türkülerini derleyerek yayınlamıştır.  Atma Türkü olarak anılan bu manilerde; yöremiz insanının, tarlada çalışırken, iş yaparken içinden geçen duyguları betimlenmektedir. Bu türkülerde, sadece köyümüzün değil tüm Karadeniz Bölgesinin duyguları gizlidir.

Birkaç tanesini burada yayınlamaktan mutluluk duyacağım…Takdir okuyucularımındır.

Bu vesileyle,  bacıma yararlı hizmeti için teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum.

Horanı depmeyile

Horan yeri düz olmaz

Kadife geyme ile

Gocagari gız olmaz

Kemençemin başına

Vururum tırak tırak

Seni gavurun gızı

Ya al beni ya bırak

Ateşteki gazanın

Yak altını gaynasın

Haçan girdin horana

Gemiklerin oynasın

Ayşem Ayşem aş da gel

Dağları dolaş da gel

Cazu anan duymasın

Dış gapıdan gaç da gel

 Saravu çiçek açtı

Daha da var açacak

Eyi bak babacuğum

Gızın gocaya gaçacak

Ben bilürüm bilürüm

Darı savurmasını

Bazarlık gıranında

Yedim gavurmasını

Bır kız sevdim Rizeli

O da dünya güzeli

Trabzon sahilinde

Gel seninle gezeli

SÖYLE RAMİZ SÖYLE

Nisan 11, 2007 at 4:08 pm | In Sevdiklerim | Leave a Comment

SÖYLE RAMİZ SÖYLE…

 Kültürel değerlerimizden, ancak lâyık olduğu itibarı, şanı şöhreti bulamamış nev-i şahsına mahsus bir kemençecimiz vardır. İyi bir kemençe virtüözü olduğu kadar; dinleyenleri mest edip, ellerinde olmadan omuz kıvırıp yeri tepmeye iten güzel türkü(-mani)leri de bulunmaktadır. 

O yanık bas-bariton sesi ile dile getirdiği türküler eşliğinde çaldığı havalar ancak “mükemmel” ifadesiyle tanımlanabilir. Denilebilir ki; o’nun çaldığı havaları diğer kemençe virtüözleri çalmakta epey zorlanırlar. Velev ki, kendisine kemençe çalmayı öğreten ustası olsun. Olsun ama, bu kemençecimizin belli bir ustası bulunmamaktadır ki!… Bilinen ustası, emmioğlu olan ve kemençeyi keyif için çalan polis Hakkı’dır.  Aslında ise kemençe çalmanın temelini öğrendikten sonra kendi kendisini yetiştirip, kendisinin ustası olmuştur. Bu durum oldukça gariptir…Yazı başlığını havi bir albümü de vardır.

 

Ramiz ŞENGEZER’dir bu kemençecimiz. 

 Beşikdüzü’nün Türkelli Beldesindendir. 1962 doğumludur..Kemençe çalmaya Beşikdüzü Atatürk Lisesinde okurken, folklora heves etmesiyle başlamıştır. Önceleri arkadaş çevresinde keyif için çalarken, düğünlere çağırılmaya başlanması ile çevrede oldukça popüler duruma gelmiştir. Belde ve çevresindeki köylerde bir düğün töreni düzenlenmeye görsün, ilk akla gelen kemençeci Ramiz’dir. Hatta İstanbul ve çevresindeki hemşerilerin düzenlediği düğün töreni ve özel geceler için akla ilk gelen olduğu söylenebilir. 

 Son yıllarda Beşikdüzü Halk Eğitimi Merkezi’nde eğitmen olarak çalışmakta ve isteklilere kemençe dersleri vermektedir. 

Kemençecilerin genellikle sıkı içici olduğu bilinir ve bu durum pek garipsenmez. Bu güzide kemençecimizin lâyık olduğu değeri bulamamasının nedeni içki düşkünlüğü olabilir mi acaba? Belki de!… Sonuçta ne olursa olsun, sevilen bir şahsiyet olarak daima gönüllerde yaşayacağı da kesindir.

MISIR EKMEĞİ

Mart 25, 2007 at 10:25 pm | In Sevdiklerim | 3 Comments

MISIR EKMEĞİ 

Karadeniz’in herhangi bir bölgesinde doğmuş ve büyümüş, orta yaşı bulmuş veya devirmiş kim olursa olsun; yemek ve yiyecek dendiği zaman tek bir besin maddesini aklına getirir.

  Mısır Ekmeği!… 

Taa ilk süt dişlerinin çıkmaya başladığı çağda, içine mısır ekmeği doğranmış mama ile tanıştığı bu besinle; ilk sığır çobanlığına başladığı 6-7 yaşlarında keçi yününden yapılmış ÇENTİ’sine  konulan ekmek ve bir şişe ayran ile akşamı etmeyi öğrenmiştir. Akşamüstü eve gelince de sevgili annesi veya ninesinin özenle pişirdiği manca’ya (karalahana çorbası) katık olarak katmaya zorunludur da bir bakıma…Okula başladığı zamanlarda ise, öğle molasında bir koşu eve gelip alelacele hazırlanan yoğurt içine sıcacık ekmeği doğrayarak karnını doyurmasına ne demeli?… 

Ya mevsiminde canı ciğeri annesi veya ninesinin, nasılsa ellerini ısırmasına fırsat vermeden toplayıp pişirdiği Isırgan Yemeği’ne ne demeli. Mübarek yemek, mısır ekmeği olmadan yenilmez ki…

 

Bayramlar geldiğinde hamur teknesi içinde saatlerce ve sabırla kavurularak hazırlanmış mısır unu helvası ne güne durur? O’nun gözünde bu helva sadece tatlı bir mısır ekmeğinden başka bir şey değildir ki!… 

Saymakla bitmez… 

Yaşayanlar bilir ancak…

PİÇOĞLU OSMAN

Mart 16, 2007 at 8:55 am | In Sevdiklerim | 1 Comment

PİÇOĞLU OSMAN 

Bölgelerini ulusal anlamda temsil eden kaç üstad kalmıştır günümüzde… Ya da günümüze ulaşan ve geleceğe taşınacak olan!… Oysa, hepsi birer kültür temsilcisidirler. Bunlardan biri de Piçoğlu Osman’dır. 

Giresun’un Görele ilçesi Dayılı köyündendir. Ustası Halil KODALAK(Karaman) olup, kemençe konusunda belli bir akımın öncüsüdür. Halen günümüzde onun kıvamına ulaşılmış değildir. O dönemlerden, sayılı da olsa taş plaklar ile günümüze ulaşan eserleri olmuştur. Bunun yanında, halen onu tanıyan ondan icazet alan çırakları ve sevenlerinin de naklettiği eserleri mevcuttur. 

Nev-i şahsına münhasır bir insandır Piçoğlu…Sanatında çok usta olduğu kadar da düzgün bir insandır.Haksızlıklara tahammül edememiş ve bunu icrası ile hemen dile getirmiştir. Hatta 1960 ların ilk yarısında dönemin Başbakanı İsmet İNÖNÜ tarafından plakları toplatılmış ve yasaklanmıştır. Zulmün her çeşidine karşı çıkan bir emek insanı, çağının demokrat bir hak – hukuk arayıcısıdır. 

Lâkabındaki Piç ifadesi, gayrimeşru çocuk anlamında değildir. Yörede “Cin fikirli, kurnaz, akıllı v.b” anlamında kullanılmaktadır. Hatta kendisi de doldurduğu taş plaklarda bu ad ile kendini lânse eder.”PİÇOĞLU OSMAN TARAFINDAN KAHYAOĞLU HAVASI” gibi… 

Ustası Karaman, çırağı Piçoğlu’na bildiği her havayı öğretir ama öyle bir havası vardır ki bunu öğretmez. Nasıl ki bir pehlivan 40 oyun bilir ve 39 unu çırağına öğretip te birini kendine saklar ya…Ustasının Piçoğlu’na öğretmediği bu hava “TUZCUOĞLU HORON HAVASI”dır. Kemençe icracıları için zor, bir o kadar da muntazam ve keyif veren bir yapıdadır bu hava… 

Bir gün Karaman Usta her gün geçtiği yolun üstündeki bir köprüye geldiğinde, eşraftan kişiler yolunu keserler ve ondan bu havayı çalmasını, oynamak istediklerini belirtip ricada bulunurlar. Usta isteği kırmaz ve başlar çalmaya… Köprünün üstü inim inim inlemektedir. Kemençe eşliğindeki horon ile insanlar kan ter içinde kalmıştır. Usta çalmayı kestiğinde köprünün altından elinde kemençesi ile muzip bir ifade ile ve üstelik TUZCUOĞLU HAVASI’nı çalarak Piçoğlu çıkar.  Havasını hile ile çırağının çaldığını düşünen Usta çıldırır…Elini beline atıp silahını çeker ve Piçoğlu’na doğrultup “Ulen Piçoğlu…bana bunuda mı yapacaktın” deyip tetiğe basar…Ancak silah ateş almaz ve Piçoğlu kaçıp kurtulur. Bu olay nedeniyle Piçoğlu ve ustası ölüme kadar dargın kalırlar. 

Aradan yıllar geçer. Piçoğlu, dalında ekol olur ama genç yaşında hastalanır. İstanbul’a giderken Zonguldak açıklarında vapurda hayata gözlerini yumar. Deniz Kanunlarına göre en yakın limanda naşının defnedilmesi gerekirken, Kaptan’ın Piçoğlu’na duyduğu saygı nedeniyle naaş İstanbul’a götürülür ve hemşerilerinin yoğun olduğu Kasımpaşa, Kulaksız – Okmeydanı Mezarlığında toprağa verilir. Kara haber Görele’ye ulaştığında Karaman Usta olduğu yere yığılır, başını ellerinin arasına alır ve ağlayarak şöyle der: 

“Ulen Piçoğlu… bana bunuda mı yapacaktın?” 

Piçoğlu Osman’ın günümüze ulaşan bazı eserleri şunlardır. 

Eşfer

Kahyaoğlu Havası

Derenin Kenarında 

RUHU ŞAD OLSUN…

SENİ SEVMEYEN ÖLSÜN!…

Şubat 16, 2007 at 9:25 pm | In Sevdiklerim | 3 Comments

Küçücük, minnacık ama korkusuz ve kahraman ERIC‘im benim…

Keşke her zaman yanımda olsan…Ama fotoğrafın oldukça yanımdasın zaten…

WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.