ORTADOĞU, PETROL, EL KAİDE VE A.B.D
Ocak 29, 2009 at 3:39 pm | In Öylesine... | Leave a CommentAmerika Sovyetlerin gücünü ve yayılmasını zaptetmeye çalışırken biz bundan fayda mı zarar mı gördük? Sosyalist zihniyetli insanlarımız büyük ihtimal Türkiye’nin Sovyet istilası ile Sovyetler Birliğine dahil olmasını arzuladıkları için tabi ki Amerika’nın Sovyetlere karşı olan mücadelesi ve Türkiye dahil Sovyet işgali tehdidine yakın ülkelere askeri ve ekonomik yardımlar yapmasını kötü bir şey olarak görebilirler.
Ama Sovyet işgalini ve komünizmi tehlike gören insanlarımız için Amerika bize dost muydu düşman mı?
Ve günümüze bakalım. Bugün Amerika’nın savaşı El Kaide ile. Afganistan ve Irak işgalleri bu savaşın aşamaları. Her ne kadar insanlar Irak savaşının petrol için olduğunu söylese de Amerika’nın Irak petrolünü zaptetmek ve kendine almak gibi bir politikası yok ve bunu zaten dünyanın gözü önünde yapamaz. Irak petrolünü kendi satacak tabi ki ama Amerikan teknolojisi ile üretimlerini artırmaları sonucu dünya petrol fiyatlarının düşmesinin tabi ki Amerika’ya ve petrol ithal eden tüm ülkelere (Türkiye dahil) yarayacağı açık. Ama Irak savaşının sebebi bu değil. Bu sadece ek bir kazanım olur.
Şimdi El Kaideyle savaşılmadığı zaman ne olur onu görelim.
El Kaide bütün Arap ülkelerinin yönetimlerini devirip İslamcı yönetimler kurmak istiyor. Suudiler ne kadar muhafazakar olsalar da Amerikalılarla canciğer kuzu sarması olmaları, aynı şekilde körfez Şeyhliklerinin de keza Suudiler gibi olması, ve Mısır’ın, Suriye’nin, (eski) Irak’ın v.s. laik olmaları. El Kaide çekemiyor. Kökten dinci bu insanlar devrim yapmak istiyor.
Nihai amaçları ise Halifelik. Yani İslâm İmparatorluğu.
Tabii ki böyle bir şey olmaz ama oldu diyelim. Farzedelim ki El Kaide Arap gençlerini harekete geçirdi. (-ki Orta Doğu da müthiş bir potansiyel var ve devrimlerle istedikleri tarzda şeriat rejimlerini kurdular. Bunun Türkiye’ye yansıması olmayacak mı? Bizim şeriatçılar da bundan ateşlenip galeyana gelmeyecek mi? Orta Doğunun tüm değişen dengesi Türkiye’ye dokunmaz mı sizce?
Biz mal gibi Amerika’nın aslında bizle kafayı bozmuş olduğunu, bizi yoketmek için PKK yı kullandığını, ve Orta Doğudaki “amaçları” karşısında sadece TSK gibi bir güçle karşı karşıya oldukları gibi, megalomanyakça, gerçeklikten kopmuş hezeyanlarımıza inanalım.
Amerika’nın Türkiye üzerinde hiçbir plânı yok. Bor madeni de değil… Boğazlar da değil… Bunlar kendimizi olduğumuzdan fazla önemli görme hezeyanımızın ifadeleri. Amerika’nın şu anda en büyük derdi El Kaidedir. Çünkü El Kaide Amerikalıları öldürmeye yemin etmiş insanlar olup devasa terör eylemleriyle Amerika’ya zarar vermeye çalışıyorlar ve kitle imha silahlarına da kavuşurlarsa tereddütsüz kullanırlar.
Biz de anlamalıyız ki El Kaide bizim de düşmanımızdır. El Kaide Türkiye’de saldırılar düzenledi bile. O hücreler yakalansa da Türkiye de binlerce El Kaide sempatizanı olduğu kesin.
El Kaide eğer Orta Doğu da amaçlarına ulaşırsa Türkiye’nin de iç dengeleri bozulacaktır.
Dostumuzu düşmanımızı seçerken biraz dünyaya daha gerçekçi bakalım. Cahilce efsanelere ve hezeyanlara kapılmayalım…
ŞANS OYUNLARI
Şubat 16, 2008 at 1:11 pm | In Öylesine... | Leave a Comment
Günümüz şartlarında 7’den 77’ ye hepimiz şans oyunlarında, şansımızı denemişizdir. Bundan 15-20 sene önce tek bilinen şans oyunu Milli Piyango ve birde çok az kesimin takip ettiği Spor Toto ve At Yarışlarıydı. Çocukluk yıllarımda, eve Milli Piyango sadece yılbaşı çekilişi için alınır ve çıkma ihtimali yüksek olduğu düşünülen İstanbul’ daki gurbetçi akrabalarımızdan sipariş edilirdi. Aylar öncesinden elimize geçen yılbaşı biletleriyle evler, arabalarla hayallerimizi süslerdik. Büyük ikramiye bize çıksa, kimsenin haberi olmasın diye gizliden gizliye Ankara’ya gitme planları kurar, oraya gitmek için yol parasını bile ayırmayı düşünürdük. Yılbaşı akşamları tek izlenen televizyon TRT-1’di. Mecburduk TRT-1 izlemeye, malum o yıllarda başka bir alternatifimiz de yoktu. Yılbaşı gününde güzel yemekler hazırlanır, kümesteki tavuklar kesilir, colalar alınır, o akşamın özel geçmesi için gün içersinde hazırlıklar yapılırdı. Küçüktük ve o gün erkenden yatmayacaktık, annemizden babamızdan o akşamın hatırına özel izinler alır, saat 24:00’ e gelince uyumamak için kendimizi zor tutar, havai-fişek gösterisi izlemek için ayrı bir heyecan duyardık. Bir türlü zaman geçmez Mustafa YOLAŞAN’ ın sunduğu yarışma programlarını seyreder, araba-hediye çekleri-evler dağıtılırdı. San ki arayan herkese para- araba dağıtılır, bizde katılmak için elimiz telefona ayırmazdık. Bir türlü çevirdiğimiz numara düşmez, İstanbul’da olsak numarayı hemen düşürür sanırdık. Malum yarışmaya katılanlar genelde İstanbul’dan aranırdı. Yılbaşının olmazsa olmazlarından dansöz çıkar fıkır fıkır oynar, o başlayınca annemiz babamız televizyonu kapattırırlar, ayıplarlardı. Her çekilişte heyecanlanır, çıkmayınca da bir sonraki büyük ikramiye için kendimizi motive ederdik. Havadan para kazanma düşü, yılda bir kez de olsa büyük hayaller kurmamızı sağlardı.
Şimdi ise, çevremizde o kadar şans oyunları var ki. Her biri diğerinin eksiğini kapatmakta, kazanılan üç-beş kuruşla şansımızı denemekteyiz. Nedir bu kazanma hırsı, insanoğlunun fıtratındaki doyumsuzluk duygusu mu? Yoksa rahatlık duygusu mu? Birçoğumuz çalışıp da kazamayacak büyüklükteki o ikramiyeleri, çıkması durumunda ne yapardı. Bu soruyu hepimiz kendimize defalarca sormuşuzdur. Günümüzün belli zamanlarında gelecek için planladığımız hayallerin tek eksiği paradır. Para da kolay kazanılmıyor, hele hele şimdiki zamanımıza bakarsak, birikimlerle ev sahibi olmanın bile hayal olduğunu düşünmeye başlamışız. Ülke ekonomisindeki dengelerin bozulmuş, kapitalist düzenle halkın bir kısmı varlık içinde yüzerken, büyük bir kısmı da fakirleşmeye sürüklenmiştir. Belki de kötü gidişattan sıyrılmak içinde de şans oyunları bu kadar sarılmışızdır…
MUTLULUK MU DEDİNİZ?
Aralık 5, 2007 at 12:13 am | In Öylesine... | Leave a Comment
Mutluluk nedir, bir araba sahibi mi olmak ya da bir ev sahibi mi …iyi bir işe ne dersiniz! Mutluluk için bunlar yeterli mi?
Düşünün o çok istediğiniz, uğruna gecenizi gündüzünü katıp elde ettiğiniz ve “o benim olursa Dünyanın en mutlu insanı ben olurum” dediğimiz hedeflerimiz…Nefsimiz o kadar arsız ki, hep daha fazlası isteyerek hayat boyu çırpınışlarımız…Geriye bakmak bile istemediğimiz geçmişlerimiz…ve önceliklerimiz geliyor ardı sıra, tamamlanıncaya kadar mutlu hissettiğimiz anlarımız, tamamlanınca kısa süren mutluluklar belki de heveslerdir bunlar; okul,eğitim, iş, eş,çoluk çocuk, çocukların büyümesi, eğitimi,işi,evlenmesi… bu ardı arkasına sığdırdığımız hedeflerimiz, ve bu süreçler içersinde mutluluğu sadece istiyoruz, yaşanmasına fırsat bile vermiyoruz.
Robin SHARMA’nın bir eseri olan “Ferrarisini Satan Bilge” deki formül mü yoksa…Julia’nın mutluluğu bulmak için, geride her şeyi bırakarak Hindistan’ın en yüksek dağı olan Himalaya eteklerine gitmesi mi gerekiyor? Peki ne oldu da oraya tırmanma ihtiyacını duydu dersiniz? Yıldızlara varan mesleki şöhreti, milyonlarca dolarlık banka hesapları, malikanesi, jeti, ferrarisi, tropikal bir adası, en gözde mekanlarda herkesin gıpta ile baktığı ünlü mankenlerle gezip dolaşması…O kalabalık mahkeme ortasına yığılmasıyla başlıyor her şey, ve kendine geldiğinde kalp krizi geçirdiğini anlıyor. Hırsı, mücadelesi, kurgusu ne oldu da bir kalp kriziyle her şeyden vazgeçti ve Himalaya eteklerinde bilgelerin meditasyonlarıyla onca zahmete katlanıp mutluluğu aramak istedi…
Bizim de mutluluğu aramak için kalp krizi mi geçirmemiz gerekiyor. Neden sahip olduklarımızdan mutluluğu aramıyoruz? Gerçekleştirmek istediğimiz o hayallerimiz belki de gerçekleşmeyecek, insanoğlunun fıtratında doyumsuzluk olduğu sürece o arzular hiç bitip tükenmeyecek. İslâmdaki huzurun ve mutluluğun temelinde kanaat ve şükretmek yatmıyor mu?
“Ben Mutluyum” diyebilmeli insan , kendisine hatırlatmalı zaman zaman…hayaller , hedefler güzel şeyler ama ancak sahip olduklarımızla mutluluğa ulaşabiliriz…
Hakan DİŞLİ
HEZEYANLAR
Eylül 25, 2007 at 2:45 am | In Öylesine... | Leave a CommentCANIM SIKKIN…
Canım çok sıkkın, canımı sıkanlar ikiyüzlü ve satıcı kişilikler..Bunları düşünürken canım sıkılıyor ama bir yandan da aklıma dostum diyebileceğim kişileri getirince biraz daha iyiye yol alıyorum…Birşeyi de çok iyi biliyorum; bu insanlardan hiçbir zaman kaçamayacağımı..Aslında tek çare onları düşünmemek gibi görünüyor ama olmuyor. İnsan ne zaman iyi bir şey düşünmeye çalışsa ille de o insanın ağzına s.çmak için ortaya çıkıyor bu şahıslar ve nedense bu tip insanlar hep karşılarında duranların iyi değil de kötü yanlarını görmeye çalışıyorlar, karşılarındakilerin yaptıklarını her zaman ters manada yorumluyorlar..İŞTE BENİM CANIMI BU İNSANLAR SIKIYORLAR..Ehh!.. içimi döktüm gerçi fazla açık olmadı ama…
Bence kafayı değil de başka birşeyleri duvara vurmak daha doğrusu fırlatmak daha rahatlatıcı. İnsan bazen acı çekmek istiyor çünkü bu bizi rahatlatıyor ama lütfen kafamızı duvarlara vurmayalım Öyle zamanlar olur ki; ağlamak isterim,ağlayamam çoğunlukla…. daha çok sinir olurum,aslında üzüldüğüm şeyin üzülmeme değecek kadar önemli bir şey olmadığını bilirim de daha da çok sinir olurum… Evdeysem o sinirimin geçmesi için mutlaka salak kötü hayaller kurar ağlarım, biraz uyursam iyi gelir,ama genelde uyuyamam. dışarıdaysam, samimi diyebileceğim arkadaşlarım zaten yanımdadır aramız iyi olsa da,olmasa da…onlarla dertleşirim. hep birlikte küfür ederiz yaşanılanlara …Bir arkadaşımın babasının rahatsızlığından da ilk defa bugün haberim oldu.önceden de duymuştum,ama o’nun ağzından değil.Üzüldüm…Kafasına takmamaya çalıştığını ve bunun için çaba harcadığını da biliyorum artık. Hayat zor!.
Selahattin Dayı‘yi kaybettik geçen Perşembe günü. Babamın dayısının oğluydu. Ümraniye’nin kuruluşunda çok katkısı olmuştu rahmetlinin. Beldemizde daha köy iken aza olarak ta hizmetleri olmuştu. Bana da ilk delikanlılığım günlerinde az dayılık yapmamıştı İstanbul’a gezmeye gittiğim zamanlar. Allah(CC) rahmet eylesin.
Parçaları çok güzel birleştirebiliyorum, hepsini cebimde toplarım, sonra gereken,gereken yerine gider, uyuşur, kaynaşır. Bugün yine o günlerdendi, biri diğerine uydu.. Duyularım ilk anlar için kilitledi kendini. Ayaklarım buz kesti,gözbebeklerim büyüdü,lâmbadan gelen ışık yaktı gözlerimi. küçücük odamda nasıl bir mucizedir ki ben küçücük kaldım.bir nokta oldum. Bir kalemin ucundaki silgiyle yok olacak hâle geldim.biri geldi aldı beni,iki noktasının sonuna üçüncü nokta yaptı,cümlelerinin anlamını bana sakladı,biri cümlesini benimle bitirdi ve hiç utanmadan yenisine başladı.diğeri geldi kendini kısalttı bilerek;yine de en küçük bendim. Soru işaretlerinin ucundaki o nokta da ben.sorular da ben.Çok soru sorulur ama her soru kavuşamaz cevabına.kapıyı her çalan içeri girerken,çengelinden asıveriyor soru işaretlerini yandaki askılığa.sorunun başı nerelere uzuyor,bakmıyor, oysa yerlere değmiş,kapıdan taşmış sorular, zorlasan da kapanmaz kapı.Herkes bunu yapıyor.sıkıntılıyım,dayanılacak gibi değil yolu,yolları ne yazık ki.kurtulamadım beladan,parçalar hiç parça olarak kalmadı,ben de nokta olmaktan terfi edemedim ünlemlere,parantezlere..kimsenin şaşkınlığı,sevinci olmadım,ara notları,sonradan eklemeleri,örnekleri de. Belki de silinemeyen bir nokta olmayı denemeliyim.
TENAKÛZ
Mayıs 26, 2007 at 11:40 am | In Öylesine... | 2 CommentsTENAKUZ
Osmanlıca bir sözcük olan bu kelime, çelişki, zıtlık anlamındadır. Her süreç, iç ve dış olmak üzere çeşitli çelişmelerle gelişir.Bu çelişmeler arasında temel olan iç çelişmelerdir. Bir ana çelişme ise gelişmeye yön verir.Ana çelişmenin her iki ucu birbirine eşit güçte değildir, bin ara uç diğer uçtan daha güçlüdür ve gelişmeyi kendi yönüne çeker. Her çelişmede, bu iki uç hem birleşme hem de çatışma halindedirler, birbirlerini hem iter hem de çekerler. Ne var ki; bileşme geçici, çatışma ise süreklidir. Bu durum ise çatışmayı yaratır. Her şey bir şeyle savaşır ve bu savaşla “bir şeyden birçok şeyler ve her şey oluşur”.
Her şey kendi karşıtına dönüşür , çünkü; her şey kendi karşıtını içinde taşır. Yani hem kendisini hem de karşıtını içerir. Bir varlığı canlı kılan, içinde taşıdığı canlılık-cansızlık çelişmesidir. Her şeyin karşıtına dönüşmesi, bir mekiğin hareketi gibi ayni düzeyde bir karşılıklı gidiş-geliş değildir. Sürekli olarak daha üstün bir düzeyi ve daha üstün bir aşamayı gerçekleştirmedir.
Diyeceksiniz ki şimdi: “Bunları niye yazdın?!…”
Neden mi yazdım, açıklayayım…
Yıllardır Cumhurbaşkanını halk seçsin diye söylenir durur. 12 Eylül öncesinde siyasi lider Cumhurbaşkanına “ÇANKAYA NOTERİ” diyordu. 12 Eylül de yetkileri artırıldı. Bu durum birçok sorunu da beraberinde getirdi haliyle. Meclisten çıkarılan yas taslakları, eğer cumhurbaşkanının fikriyle çelişiyorsa ya veto edildi ya da aynen önüne getirilmesi sonucu onaylamakla beraber adeta bir CUMHURİYET SENATOSU titriyle hareket eden Anayasa Mahkemesinde iptal ettirdi veya edilmesi için uğraştı. Sayın SEZER 7 yıl boyunca hep bunu yaptı, kendisini seçen siyasilere bile nankörce davranışlarda bulunmaktan çekinmedi. 2001 mali krizini ne çabuk unuttunuz?
Şu anda yine bir siyasi kaos ortamına çanak tutuyor Sn.SEZER…
Yahu meclis tıkanmış, çözümü seçim kararı almakta bulup Anayasa’nın bazı maddelerini yıllardır tartışılan husus muvacehesinde değiştirme kararı almış. Kanun yapma yetkisini engelleyecek teferruatvari bazı şeyleri düzene koymaya çalışmış ve Sn.SEZER yine yapmış yapacağını… Taslağı veto edip, meclise iade etmiş.
Yanlış anlamayın, bugünkü hükümet taraftarı filan değilim. Ancak kafamın basmadığı bir husus var:Mustafa Kemal ATATÜRK, Cumhuriyeti kurarken yaptırdığı Anayasa’ya göre istediği kişiyi Başbakan olarak seçip atayabiliyordu. Başbakan da, yapacağı tasarruflarda o’na bağlı olarak kararlar alıp uyguluyordu. Bunun adı BAŞKANLIK SİSTEMİ değilmiydi?Şimdi deniliyor ki bazı zevat tarafından; “Halk cumhurbaşkanını seçerse, Faşizm benzeri bir durum oluşur.”
Kafamın basmadığı husus işte bu. Bu zevatın iddiasına göre Mustafa KEMAL bir faşist diktatördü demek!… Tek partili düzen.Bu da mecburiyetten.Ama bunlar antidemokratik değil,devrim sonrası parti kuruluyor,meclis teşkil ediliyor.Çok partili düzen için mücadele veriliyor.Ya şimdi.Cumhurbaşkanı bu rejimin kilit noktası.Anayasa mahkemesi gibi…diye ifade etmeye çalışsam başka bir çelişki çıkıyor ortaya. Anlayan beri gelsin…
MIZRAK UCUNDAKİ KUR’AN
Mayıs 12, 2007 at 4:24 am | In Öylesine... | Leave a CommentMIZRAKLARIN UCUNDAKİ KUR’AN SAYFALARI
Türkiye, yeni bir seçim atmosferine giriyor ya…
Yine bildik teraneler; havada uçuşan vaadler, olmayacak duaya amin kabilinden bol keseden atmalar başlayacaktır demektir bu. Ekonominin –e sinden bihaber, gerçeklerden uzak durup kendi hayâl dünyalarında yarattıkları ütopik düşünceler ile sadece kaos ortamı yaratmaktan çekinmeyecek, kendi çıkarlarını ön plânda tutup devleti ve milleti kandırmaya çalışacak tipler, her zamanki gibi yine ortalıkta fink atmaya başlayacaklardır. Bizim saf, temiz kalpli milletimiz de çoğunlukla kanacaklardır tabii ki…
Bir kıssa anlatayım ve sonuçta sadede geleyim diyorum…
Belçika’da bir Türk Vatandaşı, yanında kendisinden yaşça büyük bir hanımla elçiliğe gelir. Hanımın Müslüman olmak istediğini belirtir. Elçilik görevlisi gereğini yapar ve bir şey dikkatini çeker. Belçika’lı hanım Fatiha ve birkaç sureyi bilmektedir. İşlemler bitip sohbet etmeye başladıklarında din görevlisi, bir Müslümanın bir hristiyan kadınla evlenebileceğini ama bir Müslüman kadının bir hristiyanla evlenemeyeceğini söyler. Yurttaşımız hüzünlenir ve “Şimdi ben ne yapacağım” der. “Şimdi benim nişanlım Müslüman oldu, bir müslüman kadın bir hristiyan erkekle evlenemez diyorsunuz.Ben ise İzmir’li bir Rum’um…” Görevli sorar, “Namaz surelerini nereden öğrenip de bu Belçika’lı hanıma öğrettin?” Yurttaşımız demiş ki “Ben, Müslüman çocuklarıyla arkadaşlık yaptım. Namaz surelerini de onlardan öğrendim…”Ay yıldızlı bayrak altında, ezan seslerinin dalga dalga yayıldığı bir toplumun nimetlerinden yararlanan Rum yurttaş da Müslümanlık ile şereflenir nişanlısıyla evlenebilmek için.
Şimdi birtakım kendini bilmezler ortaya çıkacaklar yine. Zamanında Necmettin ERBAKAN’ın dediği gibi “Bize oy verin, cennete girin” diyecekler, din’i din olmaktan çıkarıp ideolojik kavga aracı haline getirmekten çekinmeyecekler ve hoyratça sömürecekler.
Halbuki inançlı bir Müslüman, din’in çarpıtılmasına, gelişmenin önüne engel olarak konulmasına, siyasete alet edilmesine karşı olmalıdır. Din’in, insanların derinliklerindeki soruların karşılığı olmaktan çıkarılıp “Mızrakların ucundaki Kur’an sayfaları” haline getirilmesine razı olmamalıdır.
KARADENİZ EVLERİ
Mart 5, 2007 at 10:20 pm | In Öylesine... | 1 CommentDOĞU KARADENİZ EVLERİ
Doğu Karadeniz’deki evler, köy sınırları içinde öylesine dağılmıştır ki, genellikle merkez denilebilecek bir alan, bir meydancık oluşamamıştır. Peki evler birbirine niçin bu kadar uzak Doğu Karadeniz’de? İnsanların birbirinden uzak durmak istemesi değil elbette bunun nedeni. Tek sebep, arazinin engebeli oluşu. O nedenle, arazi üzerinde ev kurulan uygun yerler, komşuya yakın olma kaygısı düşünülmeden sahiplenilmiştir. Bu yalıtılmış ve yalnız yaşama şeklinin, Karadenizli’nin hırçın, mücadeleci ve bağımsız kişilik yapısının oluşumuna zemin hazırladığı da kabul gören bir gerçek. Böylesi bir kişilik, komşularından yardım almaksızın, sorunlarını kendi başına çözebilme yetisi de kazandırmıştır onlara… İnsanlar çevrelerinden derledikleri yapı malzemeleri ve öğrendikleri tekniklerle evlerini bölgenin koşullarına uyumlu inşa etmeyi başarmışlardır. Evlerin mekân düzenleri de gündelik yaşantının tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde çözülmüştür.
KİMİ TAŞ, KİMİ AHŞAP
Erozyonun bitkisel toprak tabakasını incelttiği bölgede, ekime elverişli arazi neredeyse, ev de oradadır. Evin konumuna etki eden bir başka neden ise, köyün değişik yerlerine dağılmış su kaynaklarıdır. Doğu Karadeniz’de yapı gelenekleri ile plan tipleri, bölge içinde farklı şekillerde çıkar karşımıza. Bu durum, sahil boyunca da değişim gösterir. Örneğin en doğuda Artvin’in Şavşat ilçesinde evler tümüyle ahşaptır. Yusufeli’nde yan ve arka duvarlar taşa dönüşür. İlin sahil kesiminde ‘göz dolma’ tekniğiyle yapılmış duvarlar başlar. Rize sahilinde yaygın olan dolma tekniği, içerilere girip yükselince yerini yine ahşaba bırakır. Trabzon’a girer girmez de göz dolma tekniğinin dörtgen kutucuklardan oluşan görünümü üçgenlere, yani ‘muskalı dolma’ stiline dönüşür. Trabzon’un orman varlığı zayıf olan Araklı, Düzköy vadilerinde, az da olsa tüm cepheleri taş duvarlı evler vardır. Sahilde Gürcistan sınırından Trabzon yakınlarına kadar rastlanılan ahşap dış duvarlar Evlerdeki iç bölme duvarları ise tüm bölgede sadece ahşap malzemeden yapılmıştır. Çatılar sahil boyunda kiremit; yüksek köylerdeyse ince tahta dilmeler (hartama, bedevra) ile örtülüdür.
İŞLEVSELLİK VE ESTETİK BİR ARADA
Şimdi sıra, bir Doğu Karadeniz evinin planında… Sırtını arkada toprağa dayamış, ön cephesi vadiye bakan Karadeniz evinin toprağa gömülü kısmı, süt hayvanlarının barındığı ahır bölümüdür. Bu katın üzeri de ev sahiplerinin yaşama alanıdır. Kıvrak zekâlarıyla ünlü Karadenizliler, yatak odalarını ahır bölümünün üstüne inşa ederler. Soğuk kış gecelerinde, süt hayvanlarının yaydığı ısıdan yararlanabilmek için… Zemin katta, evin yamaca yaslanmış bölümünde döşeme olarak toprak zeminden yararlanılmıştır. Burası tüm gündüz eylemlerinin geçtiği ‘aşhane’ bölümüdür.. Ortada açık ateş yanar. Burası, yemeğin piştiği ve yendiği, misafirin ağırlandığı yerdir. Dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı korunmak için bu bölümde pencere yoktur.Bu yüzden karanlık bir mekândır; ışık ancak kapıdan girebilir. Evin vadiye bakan diğer yarısına yatak odaları yerleştirilmiştir. Trabzon’un batısında kalan köylerde yatak odalarının kapısı aşhaneye açılırken; doğu yörelerde, önce bir koridora, sonra yatak odalarına geçilir. Böylelikle konukların yatak odalarını görmesi engellenir. Rize ve Artvin sahil köylerindeyse, koridor büyük bir salona dönüştürülerek ‘hayat’ adını almıştır. Burası vadiyi panoramik şekilde görebilen aydınlık bir mekândır. Kışın evlere kapanıldığında, ancak burada geçirilebilir sıkıcı günler. Hayat bölümü sobayla ısıtıldığından, yatak odaları da sıcaklıktan yararlanır.Doğu Karadeniz evinde gündüz ve gece eylemleri zemin katta düzenlenmiştir. Ev işleri yanında sebze, çay, fındık, tütün işleriyle uğraşan, yakacak sağlayan, hayvanları doyurma çabasında olan insanlar, sürekli hareket halindedir. Doğal olarak bir üst kat, bu uğraşıların yorgunluğunu, yükünü artıracaktır. Merdivenle çıkılan üst kat geleneği yalnızca Rize’nin Ardeşen ve Çamlıhemşin köylerinde görülebilir. Burası yatak odalarının olduğu bölümdür. Bu yüzden evin yaşam alanı bir hayli büyümüştür.
Yazı: M.Reşat SÜMERKAN (SKY LİFE)
TARİHİ ÇARPITMAK…
Şubat 20, 2007 at 9:21 pm | In Öylesine... | Leave a CommentTARİHİ ÇARPITMAK ÜZERİNE…
Tarihsel nitelikli çalışmaları yetki ve ilim sahibi uzmanlar yapabilir. Bilim Adamları yaptıkları mesleki çalışmalarda Kariyerlerine ve saygınlıklarına zarar vermek istemezler ve şoven ideoloji fanatikleri gibi istisnai durumda olanlar haricinde tarihi çarpıtma ihtimalleri daha zayıftır. Ancak ne var ki Tarih konusunu sonradan kendilerine hobi türü iş edinenler Tarihi çarpıtıyor, değiştiriyor ve yanıltıyor. Bu bağlamda asıl mesleği TARİHÇİ olmayanların, Tarih ile ilgili yazdıklarının ilmi olarak hiç bir değeri yoktur. Kaynak olarak gösterilmesi mümkün değildir.
Tarihi Tarihçiler yazmalı… Yetkisi olanlar yazmalı. Yetkisi olmayanların elinde oyuncak olan her meslek dalı gibi, Tarih de bu gibi kimselerin elinde oyuncak olduğunda, değişik bir komedi türüne dönüşebiliyor…
Mesela; asıl mesleği Tarihçi olmayan ama bu bilim dalıyla iştgal edip, Kafkasya üzerinde çalışma yapan birini düşünelim…Bu kişi; Güney Kafkasya’nın Otonkton Halkı olan ve binlerce yıllıkUçanı Kaçanı Oğuz, Kıpçak dolayısı ile Türk yaptığı bu yazılarda Gürcüstan’ın yerli halkı olan Bagratlılar ile Gürcüstan’ın meşhur Kraliçesi Kraliçe Tamara bir anda Türk(!) oluverir!… Bu kişiden Lâzlar’ da nasibini alır haliyle ve Turan Kolhlar ifadesi ile Lâz kavramına ilginç olduğu kadar garip bir boyut getirir. Basit kelime oyunları ile tarihi gerçekleri çarpıtır ve olayları objektif olarak anlatmak yerine kafasında kurguladığına dönüştürmeye çalışır. Cımbızla olayları ve yaşayan halkları bir yerlerden bulup, garip bağlantılar kurar, varsayımları ve kendi hayal dünyasında oluşturduğu masalları ve işine geldiği gibi yaptığı yorumları gerçek bilgiler(!) olarak sunar ve bütün yollar Kıpçak’a, Oğuz’a çıkarmaktan çekinmez…
Kıpçaklar nerede şimdi? Kıpçak dili nerede? Cevap yok… Günümüzde kendini Kıpçak olarak ifade eden bir kişi bile yok. Mevcut bilgiler ve genel kanaat, Göçebe bir millet olan Kıpçakların zaman içerisinde “geleneksel huylarından” vazgeçmeyerek zayıfladıkları ve bulundukları yerlere uyum sağlayamadıklarında çeşitli devletlere göç ederek dağıldıkları ve tarihin kaybolmuş milletleri arasına katıldıkları şeklindedir.
Bu topraklara bir zamanlar kısa bir süreliğine Araplar hakim olmuştur ve bunu tarihle biraz ilgili herkes bilir ama halk Arap olmuş mu? Olmamış. Selçuklu gelmiş, gitmiş; İranlı gelmiş, Gitmiş; Osmanlı gelmiş, gitmiş; Rus gelmiş, gitmiş. Yüzyıllardır yaşayan halk nerede, buharlaşmış mı? İŞGALE GELENLER HALKIYLA BİRLİKTE GELMİYOR. BİR YER İŞGAL EDİLDİĞİNDE MEVCUT YERLİ HALK BUHARLAŞIP UÇMUYOR
Bu kimse, kendilerini Gürcü ve Lâz diye bilen Türkiye’li Gürcülerin ve Lâzların aslında Gürcü ve Laz olmadığını, aslında Kıpçak olduğunu söylemek gibi bir saygısızlıkta ve küstahlıkta bulunmaktan çekinmez… Çünkü zaten kendi hayâl dünyasında bu halklara yer yoktur.
Yine binlerce yıllık geçmişi olan Lâzları Turan Kolhlar diye ilan etmekten, Lâz ve Megrel milletine genel olarak “Çani” denildiğinden, her bir tarafı Türk Milletine dayandırma hastalığı gene nükseder ve “Oğuzların “Çan” boyundan geliyor olmalı” gibi Saygın bir Bilim Adamının asla kullanmayacağı garip bir ifadeyi, doğru düzgün ve delil niteliğinde bir kanıt bulamamanın da “ezikliği” içerisinde patavatsızca söylemekten çekinmez…
Ancak, bu kimsenin ileri sürdüğü savlara karşın; iddiaları DOĞU KARADENİZ BÖLGESİ’nin mevcut hali ve ARDAHAN TARAFI ile örtüşmez… Pazar’dan Sarp’a, Borçka’dan Yusufeli’ni de kapsayan Bölgede ve Ardahan taraflarında DAĞ, TAŞ, DERE, IRMAK, OVA VE KÖY İSİMLERİNİN NEREDEYSE TAMAMI GÜRCÜCE VE LÂZCADIR. SON ELLİ SENEDİR DEĞİŞTİR DEĞİŞTİR BİTMİYOR. Gürcüce bilmeyen yerliler bile bu isimleri biliyor ve kullanmaya devam ediyor…Örnek verilecek çok yer var. Bir tanesini verelim. Borçka’nın Gürcüstan sınırındaki şimdiki ismi Şerefiye olan Köyün otantik ismi Ohordia dır. Ohor kelimesi Megrelce bir kelimedir, Ev demektir, Lazcası ise Ohoy dur ve bu köyün halkı Lazca konuşan Lazdır. Bu mevcut durumu ve gerçeği masa başında, yalan, yanlış ve uydurma olarak yazdıkları ile değiştirmeye kalkışır bu kimse…
Tarihi yapan, fakat yazmayan bir millet olduğumuz söylenir. Bu teşhis, bence de doğrudur. Eğer bu kimse Bölge Tarihini yazmak istiyorsa; bölge ile ilgili zengin bir Tarih Arşivine sahip olan Gürcü Kaynaklardan yararlanmalıdır. Eğer bunu yapmazsa, yazdığı yazılar etik olmaz.
Türk’e zerre kadar benzemeyen tamamen farklı bir ırk olduğu hemen anlaşılan Lâzlar asimle olmamıştır ki. Lâz dilini konuşurlar. Okula gitmeyen Lâz çocukları bile Laz olduğunu bilirler. İran’a 400 sene evvel gelen Gürcüler Gürcü olduklarını, Tiflis’teki Yahudiler Yahudi olduklarını bilirler. İstanbul’daki Rum, Ermeni ve Yahudiler asimle olmadılar ki, varlıklarını sürdürüyorlar. Diğerleri ne oldu? Yunanistan’a, Avrupa’ya, Amerika’ya, İsrail’e gittiler. Yüzyıllar bile geçse de babadan oğul a geçen bilgiler sayesinde Asimilasyon gerçekleşmez…
Tarih Bilimi ile amatörce uğraş veren şahsımın kanaati budur…
GÜLMEK
Şubat 18, 2007 at 7:19 pm | In Öylesine... | Leave a CommentGÜLMEK…
Şimdi birdenbire desem ki “Dünya Türkiye’nin etrafında dönüyor!..”
Bu söze, Türkiye’nin bugünkü halinin farkında olan herkes bıyık altından gülümseyecektir.
Gülmenin psikolojik açılımını yapan Bergson, bunu tabii ahengin seyrinde meydana gelen bozulmaya bağlıyor. Zihnimiz aslında tabiatla uyumlu bir şekilde çalışmaktadır ve sürekli olarak bu uyumun devam etmesini bekler. Uyum, tabii seyrini değiştirince veya bu tabii uyum anormal bir davranışla bozulup zihnimizin beklemediği bir seyir içine girince gülüyoruz.
Sokakta yürürken düşüveren yetişkin bir insana gülmemizin sebebi budur. Çünkü; tabii seyirde yetişkin bir insanın düşmesini beklemeyiz, zihnimiz yetiştin insanı hep denge halinde hayâl eder, bu dengenin bozulduğunu görünce güleriz. Zihnimizin bozulan dengeye karşı tepkisidir gülme…
Freud ise gülmeyi bilinç altı ile izah eder. Bilinç altımızda, kendimizin bile farkında olmadan sakladığımız veya unutulmaya mahkûm ettiğimiz sayısız olgular vardır. Gizli niyetlerimiz, gizli düşüncelerimiz vardır. Herhangi bir sebeple bunları başkalarına açıklamak istemeyiz. Bilincimizde veya bilinç altımızda mevcut olan, bilerek veya bilmeyerek saklamaya, gizlemeye çalıştığımız bu çeşit niyetlerimiz, hayâllerimiz dış bir fenomenle açığa çıkarılırsa, daha doğrusu dış fenomen bizim düşüncelerimizin, hayâllerimizin ifadesi niteliğinde olursa güleriz.
Bir gülümsemenin gerçekte , bazen nasıl bir trajik tabloyu yansıtabileceğini anlatmak istiyorum. Türkiye’nin etrafında dönen bir dünya hayâli, bu gün bize o kadar inanılmaz, o kadar doğa dışı bir olgu olarak görünüyor ki; ister istemez gülümsüyoruz. Fakat işte bu gülümseme, dramatik olanın ta kendisidir…Bu gülümseminin içinde yatan psikoloji şudur:
Türkiye’nin dünyanın mihveri olması mümkün değildir.
Şimdi asıl mesele budur…Nasıl olmuş da bu psikolojiyi kişiliğimizin bir parçası haline getirmişiz? Bu, kendimize olan inancımızı yitirmeyle eş anlamlıdır. Gerçekten Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç, sözkonusu menfi inancı doğrulayacak, pekiştirecek bir durumdur.
Türkiye’nin içine düşürüldüğü kısır döngü, onun yeni bir atılım yapmasını engelleyecek bir yapıdadır. Bir er kişi kalkıp ta, Türkiye’nin Dünya’nın en önemli ülkesi olacağından söz açsa, hatta önünüze bunun yapılabilirlik projesini koysa, yine de gülümsemekten kendinizi alamazsınız, alamıyorsunuz.
Çünkü bu adam, sizin zihninizin beklediği tabii uyumun dışına çıkıyor., bozuyor onu…Bu yüzden gülümsüyorsunuz.Daha da ileri giderek işi bir şaka ve mizah edebiyatına dönüştürüyorsunuz…
Gülümsemekte haklısınız…Ama gülümsemenizin gizlediği dramın farkında mısınız?
DENKLEMDEKİ EKSİK
Şubat 18, 2007 at 9:26 am | In Öylesine... | Leave a CommentDENKLEMDEKİ EKSİK
Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’yı öldüren devletler, bu öldürme olayıyla kendilerini kurtaracaklarını sanıyorlardı. Oysa, Osmanlı Devleti Dünya’nın mihenk taşıydı. Dünya, dengesinden kopunca darmadağın oldu. Bu dengesiz gidiş İkinci Dünya Savaşı’yla onu bir kere daha yere çarptı.
İkinci Dünya Savaşı, gerçekte Dünya’yı yeni bir denge noktasında durdurma denemesiydi. Çok pahalı ve başarısız bir deneme…Osmanlı Devletinin ortadan kaldırılmasıyla denge yeteneğini kaybeden insanlık, bu yeni denge noktasını hiçbir zaman bulamayacaktı.Çünkü, determinantlar yerinden kaymıştı ve denklemin değerlerinde eksiklik vardı.
Birinci dünya savaşından sonra, Dünya önce ideolojilerin savaş alanı haline geldi.Doğuda Rusya, Avrupa’nın emperyalist tutumuna hayır diyebilmek için marksizm’in materyalist temellerini kendi halkının mistik duyarlılığına adapte etmeye çalışırken; Avrupa, önce faşizmin sonra nazizm’in yanlış “Üstün İnsan” mistisizmini materyalist insanına uyarlama denemesine girişmişti. Ne var ki, bu iki yanlış eğilimin çizdiği eğrinin yeni bir Dünya Dengesi noktasında buluşamayacağı belliydi. Buluşma noktası, barış değil savaş düzleminde mümkün olabilirdi ancak… Nitekim öyle de oldu. İkinci Dünya Savaşı, insanlığın üstüne bütün hışmıyla çöktü ve bir kez daha sersemletti onu.
Dünya, halen gerçek bir barış düzlemine kavuşmuş değil. Hemen her yerinde bölgesel görünüşlü, aslındaysa milletlerarası savaşlar sürüp gidiyor…Süper devletler, savaşı cephe gerisinden lojistik ve fikri destekle idare etmeye devam ediyorlar.
Her şeye rağmen, insanlık yeni bir denge noktası aramaya devam etmekte, bu arayış ve bulamayış ise onu Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru sürüklemekte… Hatta, ikinci savaştan hemen sonraki “Soğuk Savaş” döneminde başladı ama şu ana kadar bu savaşta insanlığı toptan yok edebilecek silahlar kullanılmadı. Bu silahlar ne zaman kullanılacak bilinmez ama,bu silahlar kullanılsa da kullanılmasa da savaş durumu mevcuttur. Yer yüzünde ve yerin derinliklerinde devam etmektedir.
İnsanlık, kendini toptan imha edecek bu silahı kullanmadan önce denge noktasını bulmalıdır. Denklemin eksik değerini yerine koymalıdır. Bu denge sağlanmadıkça, insanlığı hangi çılgın durumlara sürükleyebileceğini kestirmek zor değildir…
WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.