İLAÇLAMA, GÜBRELEME VE İÇME SUYU
Aralık 13, 2008 at 11:14 am | In Düşünelim!.. | Leave a CommentKimyasal destekli fındık tarımı yüzünden kuşlar ve kurbağalar yörede çok azaldı… Aflotoksin oluşumu hızlandı ve fındık ihracatı düşüyor… İçme suları ve dere suları kirlendi.. Karadeniz’de ticari balık çeşitliliği tarım kimyasallarının kullanılmaya başladığı 1965 yılından 1995′e kadar 23 tür 5 türe düşmüştür…Derelerde son yıllarda bahçe ilaçlama dönemlerinde toplu balık ölümleri oluyor..
Vertilcillum Lecanii mantarının türü tehlikede, Bu mantar türü koşnilin oluşumunu engellediği için yörede koşnil zararlısı arttı ve topraklarımıza fındık kurdundan sonra şimdi koşnil içinde zehir atılıyor…Halk kendini çaresiz hissediyor, yörede artan kanser vak’aları kimyasalların yoğun kullanımına bağlanıyor. Arıcılık yapanlar fındık ilaçlama dönemi başladığında ili terk etmek zorunda kalıyorlar..Gezginci arıcılık yapamayanlar fındık ilaçlama dönemlerinde arılarının ölmelerine engel olamıyorlar…
Bu saydıklarıma ilaveten en önemli olan husus ise tarım ilaçları ve gübrelemenin içme suyuna etkisi. Yeraltının farklı derinliklerinde bulunan sular, buradaki değişik bileşimli kayaçlarla sürekli temas halindedir .Kayaçların suda erime derecesine göre az ya da çok oranda erimiş madde yer altı suyuna karışır. İnsanların sağlıklı yaşamaları için kullanılan içme suyunun fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik özelliklerinin belli sınırlar içinde olması gerekir.
Gübreleme ve tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanılması sonucu, çoğu yerde içme suları insan sağlığını tehdit edecek duruma gelmiştir. Yağmur sularının toprağa nüfuzu ve geçirimsiz kayaçlara rastladığında basınç nedeniyle yüzeye çıkarak pınar denilen içme suyu kaynakları oluşturduğu malumdur. Bu kaynaklara yakın yerlerde yapılan bilinçsiz ilaçlama ve gübreleme sonucu sular bozulmakta, içine yoğun miktarda nitrat karışmaktadır. Nitrat ise, çoğunlukla mideden başlayan sorunlarla tüm vücudu tahrip eder. Kanserojen, sinir sistemini etkileyici hatta mutasyon oluşturucu etkileri saptanmıştır. Karadeniz insanının asabi yapıda olmasının nedeni sakın bu durum olmasın!…
Tarım silaçlarının püskürtülerek uygulanması sırasında bir kısmı evaporasyon ve dağılma nedeniyle kaybolurken, diğer kısmı bitki üzerinde ve toprak yüzeyinde kalmaktadır. Havaya karışan pestisit rüzgarlarla taşınabilir; yağmur, sis veya kar yağışıyla tekrar yeryüzüne dönebilir. Bu yolla hedef olmayan diğer organizma ve bitkilere ulaşan zararlı tarım ilacı bileşenleri bunlarda kalıntı ve toksisiteye neden olabilir, eğimli arazilerde yağmur suları nedeniyle yeraltındaki içme suyu kaynağına ulaşabilirler.Bu durum, Karadeniz Bölgesinde kuşların niçin yok denecek kadar azaldığını açıklar.
Bu nedenle pek çok Avrupa ülkesinde yeraltı suları koruma bölgelerinde azotlu gübreleme kısıtlanmaktadır. Yaşadığım yörede 2008 yılı için gübreleme yasağı getirilmesi sonucu kuşların sayısı gözle görülebilecek derecede artmaya başlamış, gübre kullanmamak nedeniyle de herhangi bir üretim kaybı gözlemlenmemiştir.
Yazımı, yüce yaratanın kitabından bir ayetle tamamlayayım. Tabii ki anlayana!…
Yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez…(A’raf – 31)
NASRETTİN HOCA
Temmuz 8, 2008 at 9:32 am | In Düşünelim!.. | Leave a Comment
Nasrettin Hoca’yı bilmeyen var mıdır? Bugünlerde yaşadığı yer olan Akşehir’de adına şenlikler düzenleniyor. Toplumsal değerlerimizin iyice yozlaşmaya başladığı günümüzde Hoca’nın kişilik özelliklerini yazayım dedim.
Nasreddin Hoca, her şeyden önce Türk-İslâm kültürü ortamında yetişmiş bir şahsiyettir. İlk dinî ve ahlakî bilgilerini babasından almış, ardından medreselerde dinî tahsil görmüştür. Dolayısıyla Türk-İslâm kültürünün değerlerini bilen ve onlara bağlı olan bir insandır.
Hoca, bir cemiyet adamıdır. Yaptığı imamlık, kadılık, müderrislik gibi görevlerde halkla hep içi içe olmuştur. Dolayısıyla halkı ve sorunlarını iyi gözlemleyen ve iyi bilen bir insandır.
Hoca, yaratılıştan çok zeki bir insandır. Ama bu durum, ona mal edilen kimi fıkralarda olduğu gibi asla kurnazlık şeklinde bir zekilik değildir. Doğruyu düşünen ve düşündürtmek isteyen bir zekiliktir.
Hoca, tatlı dilli, güler yüzlü, hoşgörülü, herkese önce insan olarak değer veren ve ona göre davranın birisidir. Toplumsal ilişkilerinde ve diyaloglarında çok başarılıdır. Kişisel ve toplumsal eleştirilerini kimseyi kırıp incitmeden yapar. Halk da onu bu yüzden çok sevmiş ve kendinden saymış, o devirde yaşanan haksızlıklar karşısında onu kendi sözcüsü kabul etmiştir.
Hoca, bir toplum eğitimcisidir. Nükteleriyle halkın yanlış gördüğü davranışlarını düzeltmeye çalışmıştır. Ama bunu yaparken pedagojik esaslara son derece riayet eder. Ayrıca bu eğitimcilik görevini imamlık ve müderrislik gibi resmi görevleriyle de yerine getirmiştir.
Hoca, dili çok iyi kullanır. Kelimelerin etki gücünden mükemmel şekilde yararlanır. Üstelik hazırcevaptır. Hiçbir sözün altında kalmaz. Ama söylediği her söz bir bilgi ve hikmet ürünüdür. Dolayısıyla boş sözlere itibar etmez. Kısa ve özlü anlatımı tercih eder.
Hoca’nın fıkralarındaki asıl amacı asla güldürmek değildir. Asıl amacı düşündürmek ve bir ders vermektir. Fakat bunu yaparken şaka yollu takılmayı, tebessüm ettirmeyi öne çıkarır. Bu durum onun kişiliği kadar devrin ağır ve zor şartlarıyla da ilgilidir. Hoca, bu yolla insanlara inanç ve umut aşılamış, zorlukların tebessüm yoluyla kazanılacak iyimserlikle aşılabileceğini göstermiştir.
Hoca, toplumsal sorunlara karşı çok duyarlıdır. Adaletsizlik, bilgisizlik, haksızlık, ferdi anlamda kişilerde görülen yalancılık, tembellik, kıskançlık, görgüsüzlük gibi her türlü olumsuz davranışla mücadele eden bir kişidir.
Hoca, barış insanıdır. Hangi sorunu ele alsa bunu kişileri kırmadan, rencide etmeden ele alır ve problemi çözer. Çocukla çocuk, büyükle büyük olmasını bilir. Muhataplarının seviyesine göre hareket eder. Herkesin iyiliğini, esenliğini ister.
Hoca, kendisiyle ve hayatla da barışık bir insandır. Onun sevgisi insanları kucakladığı gibi diğer varlıkları da kucaklayan bir sevgidir. Eşeğine olan düşkünlüğü bu yönünün en güzel kanıtıdır.
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Bir fıkrayla bitiriyorum yazımı:
EŞEĞİN OKUMASI
Hoca Timur’la konuşurken eşeğini övmüş:
-“İstersem okuma yazma bile öğretirim ona” demiş.
-“Öyleyse öğret” demiş Timur, “Sana üç ay süre!…”
Hoca, eşeğini eğitmeye başlamış. Eşeğin yemini büyük bir kitabın yaprakları arasına koyuyor; oradaki yem bitince de diliyle sayfaları çevirmesini öğretiyormuş.Üçüncü ayın bitmesine üç gün kala eşeği aç bırakmış. Sınav günü ortaya büyük bir kitap konulmuş, eşek getirilmiş:
Aç hayvan kitabın sayfalarını birer birer diliyle çevirmiş, bir şey bulamayınca da Hoca’ya bakıp anırmaya başlamış.
Timur, “Acayip şey!…” diye söylenmiş.
Hoca Timur’a dönmüş;
-“işte eşeğin okuması böyle olur…”
ŞAH, VEZİRLER VE PİYONLAR
Mayıs 12, 2008 at 4:49 am | In Düşünelim!.. | Leave a Comment
Kaos yaratanlar anarşistlerdir, ama düzen kuran kurtarıcılar… Ekipteki anarşistler, diğer kurtarıcılara davetiye çıkartırlar. Hem de yaldızlı protokol davetiyesi.Piyonlar şahı mat edebilirler ama asla Şah olamazlar. Bunun yanında doğru oynarlarsa vezir olabilirler. Vezir olmak ise sadakat ve dürüstlük ister. En olmaması gereken ikinci şey ise vezirlerin belli olmamasıdır. Kendisini vezir koltuğunda görmek isteyenler, vezir yetisi olan insanları büyük bir hırs çarkıyla ezerler. Doğru hamleler ise bazen doğru oyunu oynamayı sağlamaz. Bu yüzden atasözleri vardır. Örnek: ‘Öküz öldü ortaklık bozuldu.’ ‘Yarası olan gocunur” v.b
Vezirler olmalıdır. Ama şah bir tanedir. Şahlar çoğaldığında vezir durumuna düşerler. Peki şah nerede? Piyonlar bunu sormaya başlar. Garip bir insan güdüsüdür güçlünün yanında yer almak: Aslında psiko-nevroz mu demek daha doğru olacaktır bilmiyorum ama böyle bir gerçek vardır.
Şah kurallar koyar. Kurallar kesin ve nettir. Vezirler bu kuralları bozmamalıdır. Hukuk emsallerden oluşur. Birisi için bozulan kural diğerleri için de bozulur. Eğer birisi için bozulan bir kural diğerleri için bozulmuyorsa, o zaman kurallar nedir? Kimin menfaatine çalışır? Sonuç: Yine kaos, yine kurtarıcı vs. vs. Bu durumda yine bir söz ama bu sefer bir atasözü değil, bir düşünürün sözü: ‘Kendi kurallarını koyamayan insanlar başkalarının kurallarıyla yaşamaya mahkumdur.’ Friedrik Von Neitzche.
Anarşizm her zaman yıkımla olmaz. Kaos yaratmak için yapıcı görünülebilir.
Ortada sorun varsa sorunu çıkaran da vardır. Her isim bir özneyi, özne de yüklemi gerektirir özünde… Her isim potansiyel bir eylemdir. Kinetiği içinde saklıdır. Yanlış olduğu düşünülen eylemi ancak yapıcısı düzeltebilir. Bu durumda konuşulması gereken, eylem yapıcısıdır. Eylem yaptırıcısı değil. Eylem yaptırıcısı aracılığında eylem yapıcıya yöneltilen eleştiriler şikayet olarak nitelendirilir. Şikayet ise yapıcı bir eylem değildir. Önem sırası değişir. Eylemden, eylem yapıcıya kayar. Yapılması gereken eylemin niteliği ve kalitesi bozulur. Hatta kaosa neden olur. Son günlerde dünyanın en çok duymaya alıştığı daha doğrusu açıkça yaşayıp belki de hiç duymadığı Latince kökenli bir tümce… Bir toplumu yönetmek için önce kaos yaratırsın, toplum iyice çökme noktasındayken, bir melekmiş gibi ortaya çıkıp düzeni sağlarsın. Bu toplum da kaos ortamından kurtulmanın verdiği rehavet ve güvenle kurtarıcısı(!)na sarılır. Bunu hükümetler de kendi amaçları doğrusunda dahili olarak kullanır. Somut bir örnek olmasa da gündem saptırması verilebilir. Kamuoyu kötü bir olaya endekslenmişken, yapay bir sorun ortaya çıkar. Dikkatler onun üzerine çekilir. Ve kurtarıcı bu yapay olaydan herkesi kurtarır…
Şu içinde bulunduğumuz günlerde, Türkiye daha açıkça nasıl tasvir edilebilir? Bileniniz var mı?!…
YAZABİLMEK
Temmuz 4, 2007 at 12:51 pm | In Düşünelim!.. | 1 Comment
“Hikâye yazabilirmisin?” dediğinde, dişlerinin tok beyazlığına takılıydı gözlerim. Yaylada çimenle üstünde sıralanmış kuzular gibiydi. Giderek; bir sese, bir çığlığa dönüştüğünü farkettim kağıda düşmemiş kelimelerin. Henüz kurulmamış cümlelerin, toparlanmamış hikâyelerin.
Ben de bir hikâye yazabilirmiyim?
“Tabii yazabilirsin!..” diye gıdakladığını duydum içimdeki ruh karartıcı karganın. İyi…demek yazabilirmişim.
Sıkı durun, yazıyorum!…Ama kime? Kime olacak? Tabii ki okuyan çıkacak elbette, buraya yazmıştır diyerek. Okuruna lâyık olmaya çalışan yazarlar, liyakat nişanı almaya adaydırlar her yazılarıyla. “Güzel şeyler yazmak” ne güzeldir? Yazabilenlerin bahtı açık olsun. Tatlı bir esinti getiriyor yazmak, bir mutluluk dalgası yayıyor. Şimdi, “Hikâyeye başlamadın yahu” denildiğini hissediyorum ve ellerime bakıyorum. Ellerim olmasa, ellerim olmasa diye yazmasam delirir miyim? Hayır…
“Hikâyeye başlamadın yahu” denmesinden yola çıkıp, çıkmaz bir yola da sapabilirim. Umurumda değil. Daha baştan sarpa sarmış bir hikâye, “yazılmasa da olurmuş” dedirtecek bir hikâye yazmanın ne menem bir iş olduğu ortada. Ancak benim derdim başka…
Her cümlede dağları devirip bulutları yere serecek değilim ya. Hikâyeler yazıp, bunlarla övüneceğime, tepelere çıkıp yaratana poz verirken; her şimşek çaktığında kafamı göğe doğrultup “yine patlattın flaşını” derim…
Karadenizliye de bu yaraşır sanırım…
Haksız mıyım?
KIZILELMA
Haziran 11, 2007 at 10:24 pm | In Düşünelim!.. | 2 CommentsKIZILELMA ÜLKÜSÜ’NÜN GELDİĞİ NOKTA
İkinci Roma’yı ele geçiren “İki Kıta ve İki Denizin Sultanı” Fatih‘in gözü Birinci Roma’da idi. Osmanlıların Avrupa’ya yürüyüşünde Kızılelma, İstanbul’dan sonra Roma oldu. Fatih, Eski Yunan ile birlikte Roma’nın nemrut ve firavunların mirasçısı olduğunun bilincindeydi.
Kanunî, Viyana’yı alabilseydi İtalya, Fransa ve Almanya’nın kapıları sonuna kadar açılacaktı. Viyana’yı Osmanlılalara karşı Avrupa’nın ordularından daha çok iklimi ve İstanbul’a uzaklığı korudu. Eğer Osmanlılar, başkentlerini Edirne’nin doğusuna değil de batısına taşımış olsalardı, Akdeniz’le birlikte Atlantik’in de ticaret yollarını denetim altına alabilirlerdi. Olmadı ve Osmanlılar doğudan batıya doğru gitmelerinin bedelini Viyana Bozgunu ile ödediler.
Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanunî, yaptığı yasal düzenlemelerle; aalet odaklı yönetimin en güzel örneklerinden birini verdi. O, gücünün ordusundan geldiğini biliyordu.Ordunun gücü ise devletin üretimden aldığı vergilerin büyüklüğüne dayanır. Toplumun üretim gücünün büyüklüğü de kusursuz devlet yönetiminden kaynaklanır. Osmanlı Devleti, adaletten ayrılmayan yönetimiyle Avrupa Ülkeleri karşısındaki ekonomik üstünlüğünü yüzyıllarca korudu. Ancak, batıdaki gelişmelere ayak uydurmakla zorlandı ve Mirî Toprak Düzeni(Tımar-Has-Zeamet), Millet Sistemi, Vakıflar ve Esnaf Örgütlerine(Ahîlik) dayanan yönetim; Avrupa karşısında yenilik yapma, yeni sözler söyleme gücünü yitirdi.
Sonuçta, üç kıtaya dağılan Türkler, yirminci yüzyılda Anadolu’ya çekilmek zorunda kaldı. İstanbul’un Avrupa’ya karşı savunulması Türk Dünyasının yeni Kızılelma’sı oldu. Şimdi ise Avrupa Birliğine girmeye çabalıyor. Anadolu insanı, bayrağın orduları değil girişimcileri izlediğini; girişimcilerin gittiği ülkelere bayrakları da götürdüğünü, artık Dünya’da doğulularla batılıların değil geçmişte kalanlarla geleceğe bakanların savaştığının farkına vardı.
Yeni savaşın orduları, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen girişimcilerdir. Girişimciler, yeni yüzyılın hem fatihleri hem de misyonerleridirler.
Artık ülkeler ordularla değil, örgütlerle ele geçiriliyor.
AT – AVRAT VE PUSAT
Mayıs 2, 2007 at 8:30 am | In Düşünelim!.. | Leave a CommentAT – AVRAT VE PUSAT
Hunlar, ikibinikiyüz yıl önce kurulmuş bir Türk Devletidir. Kurucunun adının METE (Mao-Tun) olduğu söyleniyor. Hakanın adı doğru hatırlanmasa da o’nun yaşadığı bir olay, günümüzde Destan şeklinde yaşıyor. Türk milli bilinci bu destanla bütün görevlilere bir ders veriyor.
Düşmanlar, Hakanı savaşa zorlamak için, çok sevdiği atını isterler. Türklerde at-avrat ve pusat kutsaldır, kimseye verilmez. Ancak Hakan ‘At benimdir, bu hakaret benim kişiliğimedir. Benim kişiliğime yapılan bir saygısızlık için milletimi savaşa sokamam’ der ve atını verir.
Düşmanlar bu sefer Hakanın çok sevdiği hanımını isterler. Bu istek. Hakan’a yapılabilecek en büyük hakarettir. Hakan yine bu isteğin ve hakaretin şahsına olduğunu söyleyerek hanımını da gönderir. Bağrına taş basar ama milletini savaşa sokmaz.
Düşmanlar. Üçüncü olarak Hakan’dan küçük bir toprak parçası isterler. Hakan, Moğolların bu isteğine karşı hiddetlenir ve ‘Hazırlık yapılsın, savaşa giriyoruz. Milletin toprağını kimseye vermeyiz’ diye kükrer ve sonunda Dünya’nın Hakanı olur.
Şimdi bu destanda anlatılanlardan çıkarılan dersten herkese bir pay vardır. Yöneticilere. siyasetçilere, kamu yönetimine soyunan herkese…
Kamu Yöneticileri bilmelidirler ki; özel işleri ve durumları ile kamuya yönelik kararları birbirine karıştırmamalıdırlar. Çünkü böyle bir hakları yoktur. Hiç bir kimse, kamu görevini şahsi kinlerinin, intikam duygularınıı, siyasi kırgınlıklarının ve küskünlüklerinin aracı yapamaz ve yapmamalıdır.
Aksi halde. METE HAN destanını var eden milletimizin ortak ruhu, onlar hakkındaki hükmünü verir. Bu hüküm, siyasi soruşturma kararlarından ve yüce divandan da yüce bir divandır
TEMEL
Şubat 25, 2007 at 10:02 am | In Düşünelim!.. | Leave a CommentTEMEL….
Karadeniz denilince, insanların gülümsediğini görürüz. Gülümsemelerinin sebebini anlamak kolaydır. Bu kelimeyi işiten kişinin aklına hemen Temel gelir.
Kimdir bu Temel?
Tipik Karadenizlidir. Okkalı, kemerli burnu; hamsi yemekten camlaşmış parlak gözleri; bakımına pek dikkat etmediği için eksik dişlerini betimleyen çökük yanakları; Sürekli Horon tepmek nedeniyle dal gibi ama sportmen yapılı bir vücut yapısı ile hemen kendini belli eder. Bu, fiziksel yapısıdır…
Ya iç yapısı?…
Çok konuşkan olmasına rağmen, sözünü kestirmeden söyleyip atar. Devamlı konuşup karşısındakinin derdini anlatmasına fırsat vermez, vermez de bu şekilde konuyu da zaten tam anlayamaz. Anlayamayınca da!…
Kimsenin cesaret edemeyeceği işlere teşebbüs eder. Mücadelecidir, onuruna aşırı denecek derecede düşkündür. Bu uğurda kendini başkasının yerine koyup dayak yiyebilecek kadar ileri gider.
Bir konu hakkında herkesin düşündüğünden farklı, hatta aykırı düşünce üretir; farklı bir bakış açısı ortaya koyar. Her şeyin, her olayın alaya alabileceği, takılabileceği bir yanını bulmakta mahirdir.
Nerede olursa olsun memleketini düşünür…Gurbette iken, sırf memleketinin havasını soluyabilmek için; doğduğu ilinin plakasını havi kamyonun lastiğini kesip başını belaya sokmaktan çekinmez…
İşini kestirmeden halletmeyi sever. Karşısındakine olumsuz bir haber vermek istediğinde, öyle ustaca davranır ki; muhatabını konunun içine çeker ve vereceği haberi onun cevabına dayandırıp pattadanak söyler.. Kumar oynarken kaybetmeye dayanamayıp kalp krizi geçiren arkadaşının hanımına durumu anlatmak zorunda kaldığında, merhumun hanımının “Kumar oynuyordur ve gene kaybetmiştir muhakkak, gebersin melun!..” demesini fırsat bilip “Geberdi efendim” deyip görevini yerine getirmenin huzuruna erişir.
“Herkes yapıyor da ben niçin yapamıyorum?” sorununa kendince çözüm bulur. Çocuğunun hergün sokakta ders çalışmasını ister ve uygulatır. Sorduklarında da “Herkes çocuğunu dışarıda okutuyor da, benim onlardan neyim eksik?” şeklinde ibretlik cevap verir.
Haaa… Fadime mi?…
O bambaşka bir yazı konusudur canım!…
Şubat 14, 2007 at 9:31 am | In Düşünelim!.. | 2 Comments
Değerli dostum maTRax‘ın yazdığı bir yazı… Katılıyorum ve tebriklerimi sunuyorum..
Lütfen bulun şu irticayı lütfeeen!…
Değerli okurlar: nereden aklıma geldiyse sabah uyanır uyanmaz telaşla yataktan fırladım, bir şey arıyor gibiydim… hayır gibi değildim düpedüz birşeyler arıyordum.
Ne mi arıyordum?!.. İrticayı arıyordum…
Önce yatağın altına baktım, sonra masanın üstüne; sonra dolabımı karıştırdım, komodinin çekmeceleri de nasibini aldı bu arayıştan sonra. Terliklerimin içine baktım, yoktu!.. Neredeydi bu meret? Allah’ım fikir ver…
Sonra gözüm parladı, aklıma ceplerim geldi; bütün çeplerime baktım hatta pantolonumun sol cebinin hafiften yırtık olduğunu ilk defa fark ettim, sağol irtica sen olmasan nasıl anlardım… Sonra kirli çamaşırların arasına da baktım yok yok yok!.. İnanmayacaksınız ama tuvalet dahil bütün evi didik didik ettim, irtica yoktu… biri almış olmalıydı irticamı!..
Böyyük böyyük sezarların, koca koca komutanların her konuşmalarında bahsettikleri irticayı bulamadım. zaten bulmam mümkün değildi çünkü: nasıl birşey olduğunu bilmiyordum da öylesine belki çıkar bir yerden diye baktım… haa unutmadan anamın çarşafının içine de baktım… 
Hani Samsun’da üst rütbeli amca irtica var diye baloyu terk etti… hani irtica bulaşmasın diye Sezaryus bazı kimselerin eşlerini Çankaya’ ya davet etmedi yaa… eee adam haklı, bir bulaşmaya görsün; hiçbir deterjan çıkaramaz o lekeyi değil mi yaa…
Hemen hemen heryerde çıkıyor da şu irtica, bir bizim evde bulamadım…
Allah rızası için, sizden birinizde irtica varsa bir parça koparıp bana da yollayın ki; ben de bileyim bu irtica ne menem birşey…
Arayın bulun şu irticayı, nereye saklandıysa çıkarın ortaya; yoksa Sezaryus ta, Paşa Amcalar’ da,Ahmet Emmiler de, Fatma Nineler de artık rahat etmeyecekler…
Bulun şu irticayı ki, kimse arkasına saklanmasın!..
Bulun, lütfen bulun!..
KÜÇÜK BİR YÜREKTEN…BABASI YANINDA OLUP TA ONA HASRET OLANLARA…
Şubat 13, 2007 at 6:49 pm | In Düşünelim!.. | Leave a CommentNE GÜZEL GÜLER BENİM BABAM
Yeşil çimenlerin rengiyle gül bana
Annemin ördüğü yün bir hırka gibi
Okul yolunda zıplayan bir kurbağa;
Yağmur gibi, ıslanan çoraplar gibi
Evimizin kapısı, sıcacık evim gibi…
Alıp başımı gitmeden rüzgarın önü sıra
Sabah bir çay demle şeker olmasa da
Duvar dibinde biten çiçekler gibi.
Gözlerini yum dudaklarını kapa
Mübarek insanların gözleriyle bak bana…
Babamın kar yağmış üstüne sakallarına
Babam benim kocaman üşümüş elleri
Ağaçlar bize selam veriyor değil mi
Duydun mu baba sen de duydun mu
Arabanın silecekleri Allah diyor sanki…
Penceremizin önünde uyumuş bir kedi
Her şey düşmüş bir bu gerçekmiş
Koymuşum başımı dizine, dalmışım
Yıllar geçmiş her şeyi bir yana yığmışım
Ne güzel gülerdi deyip bir buna ağlamışım…
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
CANIŞIĞI Dostum’un ilk ama en güzel ilk Şiir‘i.
SU GİBİ
Sana aşık olmak, seni sevmek ne güzelmiş yarim..
Ilık bir bahar günü, kırlara uzanıp,
Bulutları izlemek gibi…
Sana aşık olmak, seni sevmek ne güzelmiş yarim..
Kor gibi bir günün ardından, akşamüstü serinliğinde,
Tavşankanı çayı yudumlamak gibi…
Sana aşık olmak, seni sevmek ne güzelmiş yarim..
Çöle düşmüş mecnunun, suya kavuşup
Kana kana içmesi gibi…
Sana aşık olmak, seni sevmek ne güzelmiş yarim..
Her dinlediğim türkü
Seni anlatıyormuş gibi…
İşte yine gece oldu..
Kalbim kalbinin yanında atar gibi…
Sana aşık olmak, seni sevmek ne güzelmiş yarim…
Ekmek gibi , su gibi….
Ve seni kaybetmek ne kadar da zormuş yarim..
Bir çocuğun elinden şekeri alınmış gibi…
Canışığı
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.