ÇORUM VAKASI – O KAFA
Haziran 19, 2009 at 6:51 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
Çorum’da önceki gün garip bir vaka olmuş. Valilikte yapılan bir brifing toplantısına katılıp, ildeki maden sahalarıyla ilgili bilgi vermek üzere kürsüye çıkan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nde görevli Jeo.Müh. Veysel UYKAN, brifingine devam ederken Vali Mustafa TOPRAK müdahale edip 657 sayılı yasa kapsamında olup olmadığını sormuş ve bizim mühendisimiz de “ Evet sayın Valim. Ben devlet memuruyum açık arazilerde incelemelerde bulunuyorum”” demiş.
Bunun üzerine öfkelenen Vali TOPRAK, “Kurul üyelerinin karşısında konuşmak için kürsüye çıkıyorsunuz. Bu şekilde kot pantolon ve top sakalla kurul üyelerinin karşısına çıkmanız sizce doğru mu? Sizi kınıyorum. Bu yaptığınız tasvip edilemez. Lütfen kürsüden inin!…” diyerek sesini yükseltmesi üzerine, kot pantolon ve top sakallı mühendisimiz önce kürsüden inmiş, yerine oturacakken vazgeçip kapıyı hızlıca çarparak salondan çıkmış.
Buraya kadar anormal bir durum olmadığı aşikâr tabii ki. Devlet Memurlarının bir “KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ” vardır ve memur statüsündeki herkes bu kurallara uymak zorunluluğundadır. Beyaz yakalı olarak tabir edilen işçi statüsündeki personel de yönetmeliğe tabiidir haliyle. Aksi takdirde başıbozukluk yani kılık kıyafet anarşisi oluşur ki hiç te hoş olmayacağı kesindir.
Bu vakada göz ardı edilen bir husus var ki, değinmeden geçmek; aba altından sopa göstermek gibi olur. Bilindiği üzere yazlık ve kışlık kıyafetler bu yönetmelikte sarih olarak belirlenmiştir. Önemli durumlarda yaz aylarında bile toplantı gibi etkinliklere katılan personel kravat takmak zorunluluğundadır. Yani kısa kollu gömlek giyebilir ama kravatlı olması şarttır. Kılık açısından ise yönetmeliğin belirttiği şartları göz ardı etmek devlet memurluğuna yakışmaz. Normal bir bıyık, bir-iki günlük sakal yönetmeliğe uygundur bildiğim kadarıyla. Peki diyeceksiniz şimdi haklı olarak…”Madem böyle niçin aba altından sopa göstermek gibi olur diyerek paragrafa başlıyorsun.” Açıklayayım:
MTA Genel Müdürlüğü, toplam 12 Bölge Müdürlüğü ve bunların bünyesindeki Kamp Şeflikleri vasıtasıyla hizmet verir. Çorum ili, Sivas’taki Orta Anadolu I.Bölge Müdürlüğü sınırları içindedir. Çorum il merkezi veya ilçelerinde sürekli açık olan Baş Mühendislik veya Kamp Şefliği bulunmamaktadır. Arazi şartları elverdiği sürede geçici olarak kamplar açılır ve belirli programlar dahilinde etüt ve sondaj çalışmaları yapılır. MTA Genel Müdürlüğünün de kendi KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ vardır ve özünde devletin yönetmeliğine uyumludur
Ancak, açık arazide hizmet veren teknik elemanlar veya işçilerin şartlar gerektirdiği takdirde bu yönetmeliğin esnek hükümlerinden yararlanma hakları mevcuttur. Akl-ı selim bunu gerektirmektedir. Kalkıp, takım elbise ve kravatla dağ bayır demeden koşuşturan, toprakla, çamurla boğuşan personele dayatma yapamazsın. Vaktiyle bizzat yaşadığım için iyi biliyorum ve benzer durumlarla da kesinlikle karşılaşmışımdır ama her halukârda anormallikle karşılaşmamışımdır bu hususta.
Vakada ders alınması gereken husus ise kanımca şudur:
Vali, brifing bitene kadar sabredip mühendisimiz kürsüden indiği zaman babacan bir yaklaşımla verdiği bilgiler ve aydınlatmaları için teşekkür ettikten sonra, yönetmeliği hatırlatıp uymakla mükellef olduğunu; şartlar nedeniyle bu seferlik görmemiş bulunduğunu ve benzer durumlarda dikkatli olmasını söylemeliydi. Bu şekilde değil de fevri bir davranış sergilemesi, böyle büyük bir makamı işgal eden birini yakışmıyor bence…
YA SİZCE!…
ZAVALLILIK, HEM DE DANİSKASIYLA…
Nisan 24, 2009 at 5:57 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
Bir önceki yazımda isim vermeden bir şahsı kıyasıya eleştirip, vakti zamanında yaptığı olumsuz davranışlarını ve yanlış hareketlerini belirtmiştim ya… Anlaşılan zülf-i yare iyice dokunmuşum ki bugün bazı olaylarla karşılaştım.
Kahvede oturmuş oyun seyrederken belediyenin bir Şoförü gelip beni çağırdıklarını söyledi. Sebebini sorduğumda da yazıdan bahsetti. Biraz lâflayıp binaya gittik. Siteyi açarken hışımla geldi malum şahıs ve uzattığım elimi bile sıkmadan açılmış olan sitedeki yazıyı gösterip bu ne dedi ve “Kaldırın şunu masadan!…” deyip sayfanın çıktısını alarak “Seni mahkemeye vereceğim” dedi.
Böyle kuru sıkı tehditler vız gelir haliyle…
Neyse, kahveye dönüp biraz daha oyun seyredip birkaç kişiyle sohbet ettikten sonra kahvenin önündeki arabama atlayıp aşağı mahalledeki kahveye gittim ve arabayı park ettiğimde sağ arka lastiğin inik olduğunu gördüm. Meseleyi çaktım haliyle…Pompam olmadığı ve orda da bulamadığım için bir dostun yardımıyla stepneyi taktım ve biraz da orda lâflayıp eve gelerek yemeğimi ocağa koydum. BOZO ya yalını verdim ve elimi yıkayayım dedim…Vay canına sevgili okurlar…Bir tıssssss!….sesi ve su kesik….
Hemen duvar dibine göz attım, şebekeye bağlantı yerinin üstün körü kazılıp kapatıldığını fark ettim. Zaten saat 20.30 olduğundan karanlıkta komşunun kızının tuttuğu pilli elektrik ışığında kazdım…Vana bağlantısı tapa ile kapatılmış ve bağlantı borusu dirseğinden iptal edilmiş…Komşu kocakarıya sorduğumda su görevlisinin gelip çalıştıklarını gördüğünü söyledi tabii….
Belediyeye ne su borcum bulunuyor ne de herhangi bir vergi v.s borcu. Şimdi malum şahıs, “seni mahkemeye vereceğim” derken sanırım aklından geçirdiği “KİŞİSEL HAKLARA SALDIRI” meselesiydi ki, isim vermeden eleştirdiğim için kendi üstüne alınması zaten “YARASI OLAN GOCUNUR” özdeyişine uyuyor sanırım. O zaman, sözle tehdit edeceğine açsın davayı…Nasılsa yerim yurdum belli…Mahkemeye çıkıp kendimi savunmaktan da aciz değilim çok şükür!….
İyi de, bu yolu takip edip kozunu adalet yoluyla oynayacağına neden adamlarına emir verip arabamın lastiğinin havasını indiriyor? Neden suyumu kestiriyor?
İşteeee….ZAVALLILIK, HEM DE DANİSKASIYLA… derken bunu kastediyorum.
Fazla söze ne hacet!!!!!…..
İLAVETEN: Meğer adrese dayalı nüfus kayıt sistemiyle ilgili olarak, kaydımın beldede olmaması gerekçe gösterilerek kesildiğini söyledi malum şahıs ve kaydını yaptır açtırayım dedi. Abonelik adıma değil babam adına yapılmıştı. Bunu söylerken tehditvari konuşmasına binaen bir kez daha ZAVALLILIK….NE ZAVALLILIK AMA!….diyorum.(25.04.2009)
KESTANE KEBAP…
Ekim 12, 2008 at 1:17 am | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
Kış aylarının habercisi, “Kestane kebap, yemesi sevap” dedirten; haşlanmış olanı insanın bağrını göçürten muhteşem meyve…
Bu sene ağaçlarda bol miktarda kestane mevcut…Yağmurlardan fırsat bulabilirsem yanıma BOZO’ yu alıp ütük’e çıkıyorum bugünlerde. Çakalpırasalığı’ndaki dağ evimizin çevresinde ve futbol sahasının az ilerisindeki kestane ormanımızın çevresinde geziyorum ve yerlere dökülmüş kestane topaklarının içinden meyveları keyifle ayıklayıp mideye göçürüyorum. Ormanın içine girip toplamak ise bayağı zor…Ağaçların diplerinde yıllardır kesilmediği için bayağı palazlanan Orman Gülü dediğimiz ağaçlar var da… Tabii BOZO da alıştı beni yerken görünce. Topaktan kestaneyi ayıklar ayıklamaz hemen elime atlamaya çalışıyor, bir kısmının kabuklarını soyup veriyorum ve keyifle yiyor. 
Haaa!…”BOZO da kim?” diyeceksiniz şimdi. Zavallı köpeğim KESİK öldükten sonra edindiğim ve şu anda 5 aylık olduğu halde, boyu 75 cm i yüksekliği 55 cm i bulan safkan Kangal köpeğimdir. 
Talihli adamım desem doğru demiş olurum…Meyvenin her türlüsünün bol bol bulunduğu bir belde/köy de yaşıyorum ve sebepleniyorum haliyle. Yazıyı yazmamın sebebi ise kestanenin meyvesı değil, geçen aylarda Meclis’te hazırlanıp kabul edilen bir yasa ile Kızılağaç ve Kestane Ağaçlarının ormanlık alandan tardedilmeleriyle ilgili olarak Orman Mühendisleri bilmem nerenin bölge başkanı olan koca bir profesörün verdiği aşağıdaki yanlış bilgi:
Bu anlı şanlı prof’un verdiği bilgiye göre kestanelerin eko sistem içindeki yeri şöyle: “Orman alanları içinde küçük gruplar halinde ve dağınıktır. Bu ağaçlar aşılandığında daha fazla kestane verir. Bu ağaçlar kesilse de kullanılacakları bir yer yok. Kestane üretmek için kullanılır. Kestane ağaçları küçük gruplar halinde olduğu için ağaçlar kesilse de bu alanların bir değeri olmaz. Eğer bu ağaç rejim dışına çıkarılırsa, ormanın denetimi bütünlükten çıkar ve parça parça olur. Yani ormanlar delik deşik olur.”
Bunca yıldır gözlemlerim. Hiç te bu masa başı profesörün iddia ettiği gibi değildir. Kestane ağaçları belli bir çağa geldiklerinde kesilmezlerse, kestane virüsü denilen bir hastalığa yakalanıp ucundan kurumaya başlarlar ve bir yıla kalmadan tüm ağaç kurur, bu hastalık çevredeki ağaçlara da sirayet eder ve sonuçta…
Halbuki, kestane ağaçları olsun, kızılağaçlar olsun; kesildiklerinde eğer kökleri topraktan çıkarılmazsa bu kökler üzerinde kısa zamanda sürgün verirler ve eskisinden daha da çoğalır ağaçlar…. Ya kestane ağacından yapılan tahtaların dayanıklılığına ne demeli? Ortamda ne kadar nem olursa olsun, yağış miktarı ne kadar çok olursa olsun usulüne uygun olarak kesilen ağaçlardan yapılan tahtaların dayanıklılık ömrü asgari 70 – 80 senedir. Bu süre zarfında ne kurur ne de çürür. Bu bilindiği için Karadeniz’de çatı kirişleri ve ev iç döşeme tahtaları kestanedir.
Bari dinime söven Müslüman olsa…
NELER GELDİ NELER GEÇTİ FELEKTEN
Şubat 14, 2008 at 2:52 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a CommentNELER GELDİ NELER GEÇTİ FELEKTEN…UN ELERKEN DEVE GEÇTİ ELEKTEN
Bir zat-ı âli var ki; bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin gördüğü siyasetciler arasında en dikkate şayan komik-i şahsiyettir(-ne demekse artık)…
Bu zat genç yaşında ele geçirdiği Maliye Bakanlığı esnasında. Yabancı ajanslara verdiği ‚TÜRKİYE YETMİŞ SENTE MUHTAÇTIR’ beyanı ile ülkesinin saygınlığığnı sıfır ne kelime. eksilere indirmiş; bir müddet sonra Enerji Bakanı iken güzelim ülkemiz insanlarını akaryakıt beceriksizliği nedeniyle yaya bırakacak fevri sözler sarfederek halkın yemek yapacak yağ bulamadığı zamandaki hükümetin üyesi olarak o zamanlar için tarih sayfalarında yerini almıştı.
Siyasetteki hocası olan en büyük demagog’un sevgili eşinin bile onun için kocasına söylediği şey meşhurdur. O’nu tasfiye etmesini ve çevresinden uzaklaştırmasını talep etmişti bu sevgili eş. Gerekcesi ise basitti: ‚GÖZÜ SENİN MAKAMINDA’ demişti sevgili eş.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tastamam 30 yıl boğuştuğu enflasyon belâsının baş mimarlarından olan bu zat-ı muhterem, nasıl olduysa oldu; bir sürü alavere-dalavereden sonra o büyük demagog’un makamına oturdu…Oturdu oturmasına da sonucta ne oldu? O işkembe-i kübrasından savurduğu palavralarla belki bir kısım cahil cühela vatandaşımızın oylarını gaspetti ama hep yerinde saydı. Bir adım bile ilerleyemedi zavallı. Çünkü milletin çoğunluğu o’nun ne menem şey olduğunun idrakinde idi. Bu nedenle karar verici makamlara oturmasını engelledi haliyle… Şimdi bu zat-ı muhterem, inanç gereği olduğu kadar; gelenek ve örflerimizin simgelerinden olan ve kadınlarımızıni kızlarımızın kullandığı başörtüsünün. tamamen haklı gerekcelerle üniversitelerde serbest olmasını sağlayan Anayasa değişikliğini eleştirirken ne diyor biliyomusunuz? LÂİKLİK ve sadece LÂİKLİK…
Sanki Lâikliğin ne olduğunu mümtaz halkımız bilmiyormuş gibi…Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak anlamında olan bu kelimeyi kullanaarak ne yapmak istiyor dersiniz? O’na mı kalmış milletin donuyla. şapkasıyla uğraşmak!… Daha da çoğunu ve ağırını yazardım ya bu kadar yeter… Başımın adli makamlarla derde girmesi en son isteyeceğim şeydir. Tabii o anlamda değil. Mahkemelerde geçirebileceğim zamanıma yazık. Tıpkısı o’nun tüm zamanını boşuna harcaması gibi.
KADIRGA’MIZ, MERA’MIZ VE ÖREN
Kasım 8, 2007 at 8:26 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
Bir yayla var ki; Defter-i Hakanî kayıtlarında OĞUZ KARİYESİ(köyü) halkının yazlık yurdu olduğu Padişah Fermanıyla belirlenmiş, komşu Ören Köyü‘nün islâmiyetle şereflenmeye başlaması üzerine ilk müslüman olanların seçtikleri imama Oğuzluların yaylada yer gösterip ev yapma izni vermesi ve müteakiben imamın yakınları ile diğer köylülerin peyderpey ev inşa etmeleriyle oluşan ÖREN OBASI ile uzun yıllar kardeşçe yaylayı kullanmaları mümkün olmuş iken; Örenlilerin “YAVUZ HIRSIZ EVSAHİBİNİ BASTIRIR” deyimine uygun olarak yaylada hak iddia etmeleri neticesi Oğuzluların, komşularının tecavüzkâr davranışlarını dava etmeleri ile bir YAYLA DAVASI ortaya çıkmış; on yıllar süren dava 1975 yılında Oğuzluların lehine karara bağlanmış ve Yargıtay Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 1989 yılında verdiği nihaî kararla Örenlilerin yaylayı kullanmaları engellenmiştir.
Aşağıda, Örenliler ve Oğuzlular ile ilgili bir arşiv belgesi sunulmaktadır. Bu belgeye göre, Örenlilerin bağlı bulunduğu Yavebolu(Görele) ahalisi, yani Örenlilerin Oğuzluların hayvanlarını otlattıkları merayı da kullanmak istedikleri; bunun ise kanun dışı olduğu, bu kanunsuzluğa taraf olanların meraya tecavüzden men edilmeleri gerektiği belirtilmektedir. Belgenin tarihinin Rumî 1246(miladi 1830-31) olduğu görülmektedir.


KADIRGA’MIZ, MERA’MIZ VE ÖREN
Kasım 8, 2007 at 8:26 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
Bir yayla var ki; Defter-i Hakanî kayıtlarında OĞUZ KARİYESİ(köyü) halkının yazlık yurdu olduğu Padişah Fermanıyla belirlenmiş, komşu Ören Köyü‘nün islâmiyetle şereflenmeye başlaması üzerine ilk müslüman olanların seçtikleri imama Oğuzluların yaylada yer gösterip ev yapma izni vermesi ve müteakiben imamın yakınları ile diğer köylülerin peyderpey ev inşa etmeleriyle oluşan ÖREN OBASI ile uzun yıllar kardeşçe yaylayı kullanmaları mümkün olmuş iken; Örenlilerin “YAVUZ HIRSIZ EVSAHİBİNİ BASTIRIR” deyimine uygun olarak yaylada hak iddia etmeleri neticesi Oğuzluların, komşularının tecavüzkâr davranışlarını dava etmeleri ile bir YAYLA DAVASI ortaya çıkmış; on yıllar süren dava 1975 yılında Oğuzluların lehine karara bağlanmış ve Yargıtay Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 1989 yılında verdiği nihaî kararla Örenlilerin yaylayı kullanmaları engellenmiştir.
Aşağıda, Örenliler ve Oğuzlular ile ilgili bir arşiv belgesi sunulmaktadır. Bu belgeye göre, Örenlilerin bağlı bulunduğu Yavebolu(Görele) ahalisi, yani Örenlilerin Oğuzluların hayvanlarını otlattıkları merayı da kullanmak istedikleri; bunun ise kanun dışı olduğu, bu kanunsuzluğa taraf olanların meraya tecavüzden men edilmeleri gerektiği belirtilmektedir. Belgenin tarihinin Rumî 1246(miladi 1830-31) olduğu görülmektedir.


YAKIN TARİHİMİZDE DEĞİŞEN KÜLTÜRLERİMİZ
Ekim 27, 2007 at 8:26 pm | In Bak Şu İşe!... | 1 Comment
Ne güzeldi o düğün yemekleri, konu komşu hep beraber olur, düğün yemekleri hazırlarlar, kocaman kocaman kazanlar ısıtılır, kepçelerle yemekler karıştırılırdı. Sarmalar mı dersin, dolmalar mı; kuru fasulyesi mi, pilavımı, kompostosu mu… oh oh!… üzerine birde tatlı niyetine lokmalar. Şimdi ise düğünlerin takı için yapıldığını düşünmek ne acı….
Herkes imece olarak gittiği konu komşudan para yerine, sıraya girip şu gün bana da yardıma geleceksiniz diye randevulaşırlardı, şimdi ise yövmiyeyi beğenmeyip bir taşı bir taşın üzerine atmamaktayız. Herkes birbirine yardıma koşarken, ne oldu da bize de her şeyi maddiyata döker olduk.
Düğünü alaceleye getirmeden 3 gün boyunca doya doya şenlikler yapılırken, şimdi ise bir günde her şeyi sığdırır olduk, onu da 2-3 saati bulan takılara ayırdık.
Cenazelerimizde, cenaze sahipleri zarf içersine ceplerimize gizliden koydukları paralar vardı, ne oldu bize de bu kültürü tedavülden kaldırdık? Ya çok fakirledik ya da artık herkes zengin oldu da gurur mu yapar oldu? Düğünlerimiz şenlikli olsun, cenazemiz garip gitmesin diye her seferinde akraba ilişkilerimizi sıkı sıkına tutarken, ne oldu bize de şimdi akrabalarımızı görmek istememekteyiz. Bana faydası yok diye yollarımızı değiştirir olduk.
İşte! yakın bir tarihe kadar günümüzde değişen kültürlerimiz!…Dünya küreselleşmeye giderken biz ise birbirimizden koptuk, bağlarımız zayıfladı. Büyüyen bilgi toplumunda birbirimize entegre olmamız gerekirken ilişkilerimiz arasına ne girdi de bu kadar zayıf düştük. Her geçen gün bir kültürümüzden daha vazgeçiyoruz. Yeni yeni insanlar, medeniyetler ve kültürler tanıyıp onların yaşantısını özeniyoruz…Ne onların kültürlerine adapte oluyoruz ne de o vazgeçtiğimiz kültürlerimize geri dönebiliyoruz…
Hakan DİŞLİ
ORUÇ
Eylül 1, 2007 at 11:54 am | In Bak Şu İşe!... | 2 Comments
ORUÇ VE RAMAZAN Onbir ayın sultanı geliyor…Bütün mümin kardeşlerimize hayırlı olsun. Oruç tutmanın faziletlerini, yararlarını sayacak değildim ama geçenlerde bir yerde imansız bir tanıdığımın orucu alaya alan yazısını okuyunca tepem attı ve değinmek ihtiyacını hissettim. “Ramazanın, orucun yararları say say bitmez, bunlara bir göz atalım!” diyerek kendince alaya almış imansız dostumuz. Yazısındaki gırgıra kaçan bazı yerleri eleyip aktarıyorum buraya.
-Aç karnına devlet dairesinden işin bitmesine 1 saat kala sıvışan dindarlar ülke kalkınmasına katkıda bulunacaklar! Bütün gün aç karnına yarı baygın iş yapamayanlar,ülke ekonomisine katkıda bulunacak! :
-Aç karnına iftara yetişmek için düşmüş kan şekeri ile gözü açlıktan dönmüş şöförler bir an önce iftara yetişmek için kazalara neden olacaklar,araba tamir sektörü canlanacak.Kazalarda ölenler ülke nüfusunun fazla artmasını engelleyecek.
-Oruç tutmayanlar,dövülecek,bıçaklanacak,özel hastaneler çoşacak.Devlet hastanelerine düşenler açlıktan yarı baygın haldeki sağlık personeli elinde bu dünyaya elveda diyecek.(Nüfus artışına önleme işi) -Kuran,Kıyamet CD satışlarında patlama olacak,marketlere hücum olacak,ekonomi canlanacak.-Bazı devlet dairelerinin yemekhaneleri tadilat bahanesiyle kapatılacak,ısrarla yemek yemek isteyenlerin müslüman olmadığı anlaşılıp fişlenecek.
-Belediye başkanları iftar çadırları kurup fakir halka çorba dağıtıp gelecek seçimleri de garantileyecek.
-Hiç yememe,çok şeyi birden mideye tıkıştırma ile beraber mide hastalıklarında ,sindirim sistemlerinde bazı vatandaşlarımız rahatsızlanacak,İç hastalıkları uzmanı doktorlar köşeyi dönecek
Arkadaş!… İnanmayabilirsin… Oruç tutmayabilirsin… Ancak, bilim, biliimmm, bilimmmmmmm!… diye bangır bangır bağırırken, senin dediğin bu bilim sayesinde ispatlanmış olan orucun yararlarını, sayısız faydalarını inkâr etmekle ne kazanıyorsun?… Bunca yıldır Ramazan aylarında tuttuğum oruç sayesinde metabolizmam dengelendiği içindir ki halen turp gibiyim çok şükür. Neymiş… oruç tutmak kan şekeri dengesini etkilermiş!…
Dostum… Tam tersi bir durum yaratır oruç tutmak…Bu bilimsel olarak ıspatlanalı yıllar değil asırlar olmuştur. Oruç tutarak metabolizmayı dengeye oturtmak mümkündür ve abur cubur, düzensiz atıştırmanın yarattığı fazla kan şekeri bu şekilde vücuttan atılır. Ramazan ayı nedeniyle oruç tutanların yerine getirmekte dikkat ettiği bir hususu da belirteyim olmaz mı!… Namaz, en iyi spordur. Bütün vucudu eklemleri çalıştırır. İnanmıyorsan bir dene bakalım. Camiye gitmene gerek yok… Evinde kendince bir on rekatlık namaz hareketleri yap. Bütün vucudun kesilmiş gibi olacaktır ama devam ettirdiğinde yay gibi olacağını da göreceksin. Saygıdeğer ziyaretçilerim, bundan sonrası sizlerin yorumlarına kalmış durumda… LÂ HAVLE VE-LÂ KUVVETE…
PETROL YASASI
Mart 28, 2007 at 8:42 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
PETROL KANUNU
Türkiye petrol bakımından dışarıya bağımlı olduğu için, yılda bilmem kaç milyar US$ ı ithalât için sarfetmekte, bu da gayri safi milli hasılada azalmaya neden olduğu kadar, ürünlerin pahalı kullanılması nedeniyle kişi başına düşen geliri de olumsuz yönde etkilemektedir.
1954 yılında, MTA Enstitüsü bünyesinde faaliyet gösteren Petrol Şubesi; bir yasa ile Genel Müdürlüğe dönüştürülmüş ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) adıyla faaliyete geçmiştir. Bu yasa hazırlanırken, yetişmiş teknik eleman olmadığından ve mecliste durumu kavrayabilecek yetenekte vekiller bulunmadığından; yasa hazırlanırken başta korumacılık ilkesi olmak üzere birçok yanlışlar yapılmış, adeta istekli şirketlere “SİZ GİDİN, BAŞKA ÜLKELERDE PETROL ARAYINIZ” denilmiştir. Çıkarılan yasaya güvenip arama ruhsatı alan çok uluslu şirketler (BP,MOBİL,TEXACO,SHELL) ruhsat sahalarında yaptıkları etütler ve sondajlar sonucunda umutlu bölgeleri tesbit etmişler, ancak mevcut Kanun’un korumacılık yönü nedeniyle, çıkardıkları veya çıkaracakları petrolü istedikleri gibi kullanamayacaklarını anlayınca kuyuları (-saha da umut yoktur diyerek ve koordinatları kaydederek) kapatmışlar ve işi ticarete dökmüşlerdir.
Yeni hazırlanan Petrol Yasası ise, başta solcular olmak üzere birçok kesimin tepkisini çekmektedir. Yeni Yasa’da en çok tepki alan madde ise karada % 60, denizde % 50 üretim dışında kalanın istekli şirketlerin inisiyatifine bırakılması olmuştur. Bu maddeyi dillerine dolayan malûm kesim, çözüm üreteceklerine “VURUN ABALIYA” misali sadece eleştirmektedirler. İleri sürdükleri sav “Bir savaş durumunda üretici şirketler petrolü düşmanlara bile verebilirler” düşüncesinden başka bir şey değildir. Nitekim, Cumhurbaşkanlığı Makamı da, bu durumu gerekçe göstererek Yasa Taslağını Meclis’e iade etmiştir. Bu gafil zevatın aklına, niçin ilgili maddeyi meselâ “SAVAŞ VEYA STRATEJİK KRİTERLER BAŞGÖSTERDİĞİNDE, ÜRETİCİ ŞİRKETLERİN TÜM ÜRETİMİNE DEVLET EL KOYABİLİR” şeklinde bir değişiklik yapılması için öneri yapmak gelmemektedir. Petrol gibi bulunması ve çıkarılması son derece müşkilatlı olan bir hammaddeyi aramak ve çıkarıp ticaretini yapmak isteyen şirketler bu maddeyi göz önüne alarak faaliyet göstermezler mi o zaman?..
Dereyi görmeden, çözüm değil sadece muhalefet etmek ve kaos ortamı yaratmak düşüncesiyle paçaları sıvayan bu zevattan, devletimiz ne zaman kurtulacak?!… Ne zaman akl-ı selim galip gelerek, dünyanın en pahalı petrol ürünlerini kullanan zavallı fakir halkımızın refahını sağlayacak zeminler hazırlanacak!… El insafffff!…
.
WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.