KÂMİLE SUAT
Aralık 31, 2007 at 3:22 pm | In Sevdiklerim | Leave a Comment
Türkiye onu, Halit Ziya UŞAKLIGİL’in ünlü romanı Aşk-ı Memnu‘nun TV’ye uyarlandığı dizide, saf ve temiz Nihâl’in genç üvey annesi fettan Bihter rolü ile tanıdı. TV yayınlarının siyah – beyaz ve tek kanallı olduğu o günlerde büyük sükse yaptığı bu rolün ardından tamamen vitrin malzemesi titriyle, birkaç önemsiz filmde zamanın tanınmış aktörlerine eşlik etti.
Sinemamızın kült filmlerinden, rahmetli Sadri ALIŞIK ve Aylâ ALGAN’lı Aaah…Güzel İstanbul filminin yeni uyarlamasında canlandırdığı , kötü yola düşmemek için çırpınan köylü güzeli rolüyle bu kez de sinemaseverlerin gönlünde taht kurmayı başardı ve akabinden başarıları çorap söküğü gibi geldi. Halit REFİĞ‘in yönettiği, kadın sorunlarına el atan Teyzem, Fahriye abla, Şalvar Davası gibi kült filmlerde canlandırdığı tiplemelerde olağanüstü oyunlar sergiledi. Festivallerde ödüller kazandı. Bunda, tiyatro kökenli olması kadar, ilk eşi yönetmen Samim DEĞER’in katkıları da yadsınamaz.
Sonraları bir siyasetçi ile ilişkisi nedeniyle on yıldan fazla ortalıkta görünmedi. Taaki, son zamanlarda bir TV kanalında hepsi tanınmış kişilikler olan bir yazar. bir manken ve bir gazeteci ile birlikte sundukları bir sohbet programına kadar. Programdaki konuğa sorduğu zekice tasarımlanmış sorular, verilen cevaplara karşı nükteli dokundurmaları, kamera karşısındaki rahat tavırları ile hepsi de kendi alanlarında başarılı olan sunucu arkadaşları ve davetli konuklar arasında ön plâna çıkması olağandı.
Olağandı, çünkü; o bir stardı. Herşeyden önce de bir Karadenizli idi…
Kimden mi bahsediyorum? Kimden olacak canım!…Tabii ki Müjde AR‘dan.
AİLE, KUŞAKLAR VE ÇATIŞMALAR
Aralık 16, 2007 at 10:19 am | In Hayatın İçinden | 1 Comment
İdeal bir aile, yani her şeyin iyi gittiği, insanların sorunsuz, son derece iyi bir şekilde, hiçbir sıkıntı yaşamadan geçindikleri aile, sadece romanlarda ya da filmlerde var. Aile içerisinde bir takım sıkıntılar ve huzursuzluklar olabilir. Hatta bunlar faydalı olabilir, aile bireylerinde olumlu etkiler yaratabilir. Çünkü fikir ayrılıkları her zaman kötü değildir. Karşımızdakinden bir şeyler öğrenebiliriz, karşımızdakinin gerçeğini daha iyi anlayabiliriz. Çatışmasız bir aile düşünmek mümkün değil, gerçek hayatta öyle bir aile yok.
Çünkü ikinci kuşak, ne bir Türk kültürü, ne de batı kültürüyle yetişiyor, ikisinin karışımıyla yetişiyor. Birinci kuşak, onları, kendi kuşağında yetişmiş insanlar gibi görmek istiyor. Kuşak çatışmaları genellikle genç yaş grubu üzerinde odaklanmaktadır. Çünkü gençlik döneminde duygular yoğundur ve sürekli dalgalanma gösterirler. Gençler sevinçle üzüntü, sevgi ile nefret arasında gidip gelir. Ruhsal tepkilerinde aşırılık, davranışlarındaki çelişki bu döneme özgü bir bocalamanın belirtisidir. Gençler, bir yandan içinden gelen dürtülerini dizginlemeye çabalarken öte yandan çevresi ile çatışmaya girebilir. İç dünyası ile dış dünya arasında dengeler kurmaya çalışır. Gençler, kendine özgü yaşamak istemekte, bağımsızlığını kazanmaya çabalamaktadır. Bir çatışma halinde, yani gençlerin yaşama tarzıyla bizim beklentilerimiz arasındaki çatışma halinde, o zaman birinci kuşak daha ziyade gelenek ve değerlerden yana ağırlık koyuyor. Diyor ki, evdeki kural neyse ona uyacaksın. Haliyle diğer çatışmaları artıran, doğuran bir şey.
Çatışmaların kökenlerinden bir tanesi beklentilerin farklı olması. Bizim ikinci kuşağın kendi değerlerimize uymasını beklememiz. İkincisi de, karşımıza hep çıkan değerler, gelenekler, görenekler meselesi. Biz, birinci kuşağın, ailede gördüğü veya bizim değerlerimiz diye kabul ettiği noktalar var. Bunlar öyle kabul ediliyor ve bunlara ikinci kuşağın, yani evdeki çocukların da uymasını bekliyoruz. Buna çocuklar uymadığı zaman da evde sıkıntı oluyor. Öte yandan gençler açısından bakıldığında; kendisinden başarı bekleniyor, okulunu veya mesleğini iyi yapması bekleniyor. Daima başarılı olmalarını istiyoruz, ama öte yandan da karşılarına tanımadıkları ve bilmedikleri ve anlayamadıkları bir takım gelenekler, kurallar çıkarıyoruz. Çünkü düşünün ki, ikinci nesil kuralları annesinden babasından görüyor, yani bir öncesi yok onun. Halbuki, ikinci nesil arkadaşlarından, okulundan, eğitiminden o değerleri alıyor ve fazla çatışma çıkmıyor. Aile içi ortamlarda o değerler olmadığı zaman bir karışıklık oluyor gençler içerisinde. Bir yandan başarılı olmaları, öte yandan da arkadaşları, dostları gibi değil; ilk kuşak gibi davranmaları isteniyor…
Bu değerler dediğimiz, gelenekler dediğimiz şeyler nereden ortaya çıkıyor? Bunlar iyi şeyler mi? Yoksa kötü şeyler mi? Değerler dendiği zaman, gelenekler dendiği zaman hep iyi şeyler, doğru şeyler aklımıza geliyor. Ama bunların kökenine bakmakta da fayda var. Çünkü biz birinci kuşaktan esneklik beklerken, muhakkak o değerlerden de biraz taviz vermelerini bekliyoruz. Ama bizim kuşağın inandığı,doğru olarak kabul ettiği şeyden taviz vermesi de çok zor. Taviz verilmedikçe de o çatışmalardan bir ilerleme kayıt edilemiyor. Aksine, çatışmalar büyüyor ve hatta şiddete de dönüşebiliyor. Değerler söz konusu olduğunda, bizim için iyiler, doğrular ve yanlışlar var. Ama faydalı veya faydasız olarak görmüyoruz o değerleri. Bir gelenek bir yerde çok faydalı olabilir, bir yerde faydasız hatta zararlı olabilir. Tarafların birbirlerini anlamak için çaba göstermeleri, esnek davranmaları ve hoşgörüyü elden bırakmamaları gereklidir.Çözüm yollarının önünü açmak için, öncelikle iletişim kanalları kapanmamalıdır.
Yaşadığım bir örnek: dolmuş durağında upuzun kuyruk oluşmuştu, önde 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu sürekli annesinin elinden kurtulmaya çalışıp “herkes yürüsün” diye bağırıyordu…O’nun teorisi özünde çok mantıklıydı, yani kuyrukta bekliyorsunuz, ve ilerleyemiyorsunuz, çünkü önünüzde insanlar var ve onlar da kendi önlerindekiler yüzünden yürüyemiyorlar. Herkes belli bir hızda yürüse kimse beklemek zorunda kalmazdı değil mi?
İşte, kuşak çatışması böyle birşey. neden karıncalar gibi belli bir hızda peş peşe gitmek yerine birbirimize çarpa çarpa gidiyoruz? Kimse durup beklemesin!.. Arkadakiler biraz yavaş, öndekiler biraz hızlı. tıkır tıkır yürünebilir.
Aslında kuşak çatışması genel anlamda üzülecek değil sevinilecek bir olgudur. Gençlerin atılganlıkları, coşkuları, hatta hayâlcilikleri gelişmelerin, yeniliklerin kaynağıdır. Gençler toplumsal yaşamda, sanatta ve yarında yeniliğin, değişikliğin ardında koşmasalardı ilerleme olmazdı. Bu nedenle gençlerin yetişkinlerle karşıtlığını ortadan kaldırmak yararlı bir sonuç sağlamaz. Önemli olan bu çatışmayı toplumun faydasına kullanabilmektir.
MUTLULUK MU DEDİNİZ?
Aralık 5, 2007 at 12:13 am | In Öylesine... | Leave a Comment
Mutluluk nedir, bir araba sahibi mi olmak ya da bir ev sahibi mi …iyi bir işe ne dersiniz! Mutluluk için bunlar yeterli mi?
Düşünün o çok istediğiniz, uğruna gecenizi gündüzünü katıp elde ettiğiniz ve “o benim olursa Dünyanın en mutlu insanı ben olurum” dediğimiz hedeflerimiz…Nefsimiz o kadar arsız ki, hep daha fazlası isteyerek hayat boyu çırpınışlarımız…Geriye bakmak bile istemediğimiz geçmişlerimiz…ve önceliklerimiz geliyor ardı sıra, tamamlanıncaya kadar mutlu hissettiğimiz anlarımız, tamamlanınca kısa süren mutluluklar belki de heveslerdir bunlar; okul,eğitim, iş, eş,çoluk çocuk, çocukların büyümesi, eğitimi,işi,evlenmesi… bu ardı arkasına sığdırdığımız hedeflerimiz, ve bu süreçler içersinde mutluluğu sadece istiyoruz, yaşanmasına fırsat bile vermiyoruz.
Robin SHARMA’nın bir eseri olan “Ferrarisini Satan Bilge” deki formül mü yoksa…Julia’nın mutluluğu bulmak için, geride her şeyi bırakarak Hindistan’ın en yüksek dağı olan Himalaya eteklerine gitmesi mi gerekiyor? Peki ne oldu da oraya tırmanma ihtiyacını duydu dersiniz? Yıldızlara varan mesleki şöhreti, milyonlarca dolarlık banka hesapları, malikanesi, jeti, ferrarisi, tropikal bir adası, en gözde mekanlarda herkesin gıpta ile baktığı ünlü mankenlerle gezip dolaşması…O kalabalık mahkeme ortasına yığılmasıyla başlıyor her şey, ve kendine geldiğinde kalp krizi geçirdiğini anlıyor. Hırsı, mücadelesi, kurgusu ne oldu da bir kalp kriziyle her şeyden vazgeçti ve Himalaya eteklerinde bilgelerin meditasyonlarıyla onca zahmete katlanıp mutluluğu aramak istedi…
Bizim de mutluluğu aramak için kalp krizi mi geçirmemiz gerekiyor. Neden sahip olduklarımızdan mutluluğu aramıyoruz? Gerçekleştirmek istediğimiz o hayallerimiz belki de gerçekleşmeyecek, insanoğlunun fıtratında doyumsuzluk olduğu sürece o arzular hiç bitip tükenmeyecek. İslâmdaki huzurun ve mutluluğun temelinde kanaat ve şükretmek yatmıyor mu?
“Ben Mutluyum” diyebilmeli insan , kendisine hatırlatmalı zaman zaman…hayaller , hedefler güzel şeyler ama ancak sahip olduklarımızla mutluluğa ulaşabiliriz…
Hakan DİŞLİ
WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.