PETROL YASASI
Mart 28, 2007 at 8:42 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
PETROL KANUNU
Türkiye petrol bakımından dışarıya bağımlı olduğu için, yılda bilmem kaç milyar US$ ı ithalât için sarfetmekte, bu da gayri safi milli hasılada azalmaya neden olduğu kadar, ürünlerin pahalı kullanılması nedeniyle kişi başına düşen geliri de olumsuz yönde etkilemektedir.
1954 yılında, MTA Enstitüsü bünyesinde faaliyet gösteren Petrol Şubesi; bir yasa ile Genel Müdürlüğe dönüştürülmüş ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) adıyla faaliyete geçmiştir. Bu yasa hazırlanırken, yetişmiş teknik eleman olmadığından ve mecliste durumu kavrayabilecek yetenekte vekiller bulunmadığından; yasa hazırlanırken başta korumacılık ilkesi olmak üzere birçok yanlışlar yapılmış, adeta istekli şirketlere “SİZ GİDİN, BAŞKA ÜLKELERDE PETROL ARAYINIZ” denilmiştir. Çıkarılan yasaya güvenip arama ruhsatı alan çok uluslu şirketler (BP,MOBİL,TEXACO,SHELL) ruhsat sahalarında yaptıkları etütler ve sondajlar sonucunda umutlu bölgeleri tesbit etmişler, ancak mevcut Kanun’un korumacılık yönü nedeniyle, çıkardıkları veya çıkaracakları petrolü istedikleri gibi kullanamayacaklarını anlayınca kuyuları (-saha da umut yoktur diyerek ve koordinatları kaydederek) kapatmışlar ve işi ticarete dökmüşlerdir.
Yeni hazırlanan Petrol Yasası ise, başta solcular olmak üzere birçok kesimin tepkisini çekmektedir. Yeni Yasa’da en çok tepki alan madde ise karada % 60, denizde % 50 üretim dışında kalanın istekli şirketlerin inisiyatifine bırakılması olmuştur. Bu maddeyi dillerine dolayan malûm kesim, çözüm üreteceklerine “VURUN ABALIYA” misali sadece eleştirmektedirler. İleri sürdükleri sav “Bir savaş durumunda üretici şirketler petrolü düşmanlara bile verebilirler” düşüncesinden başka bir şey değildir. Nitekim, Cumhurbaşkanlığı Makamı da, bu durumu gerekçe göstererek Yasa Taslağını Meclis’e iade etmiştir. Bu gafil zevatın aklına, niçin ilgili maddeyi meselâ “SAVAŞ VEYA STRATEJİK KRİTERLER BAŞGÖSTERDİĞİNDE, ÜRETİCİ ŞİRKETLERİN TÜM ÜRETİMİNE DEVLET EL KOYABİLİR” şeklinde bir değişiklik yapılması için öneri yapmak gelmemektedir. Petrol gibi bulunması ve çıkarılması son derece müşkilatlı olan bir hammaddeyi aramak ve çıkarıp ticaretini yapmak isteyen şirketler bu maddeyi göz önüne alarak faaliyet göstermezler mi o zaman?..
Dereyi görmeden, çözüm değil sadece muhalefet etmek ve kaos ortamı yaratmak düşüncesiyle paçaları sıvayan bu zevattan, devletimiz ne zaman kurtulacak?!… Ne zaman akl-ı selim galip gelerek, dünyanın en pahalı petrol ürünlerini kullanan zavallı fakir halkımızın refahını sağlayacak zeminler hazırlanacak!… El insafffff!…
.
MISIR EKMEĞİ
Mart 25, 2007 at 10:25 pm | In Sevdiklerim | 3 Comments
MISIR EKMEĞİ
Karadeniz’in herhangi bir bölgesinde doğmuş ve büyümüş, orta yaşı bulmuş veya devirmiş kim olursa olsun; yemek ve yiyecek dendiği zaman tek bir besin maddesini aklına getirir.
Mısır Ekmeği!…
Taa ilk süt dişlerinin çıkmaya başladığı çağda, içine mısır ekmeği doğranmış mama ile tanıştığı bu besinle; ilk sığır çobanlığına başladığı 6-7 yaşlarında keçi yününden yapılmış ÇENTİ’sine konulan ekmek ve bir şişe ayran ile akşamı etmeyi öğrenmiştir. Akşamüstü eve gelince de sevgili annesi veya ninesinin özenle pişirdiği manca’ya (karalahana çorbası) katık olarak katmaya zorunludur da bir bakıma…Okula başladığı zamanlarda ise, öğle molasında bir koşu eve gelip alelacele hazırlanan yoğurt içine sıcacık ekmeği doğrayarak karnını doyurmasına ne demeli?…
Ya mevsiminde canı ciğeri annesi veya ninesinin, nasılsa ellerini ısırmasına fırsat vermeden toplayıp pişirdiği Isırgan Yemeği’ne ne demeli. Mübarek yemek, mısır ekmeği olmadan yenilmez ki…
Bayramlar geldiğinde hamur teknesi içinde saatlerce ve sabırla kavurularak hazırlanmış mısır unu helvası ne güne durur? O’nun gözünde bu helva sadece tatlı bir mısır ekmeğinden başka bir şey değildir ki!…
Saymakla bitmez…
Yaşayanlar bilir ancak…
PİÇOĞLU OSMAN
Mart 16, 2007 at 8:55 am | In Sevdiklerim | 1 Comment
PİÇOĞLU OSMAN
Bölgelerini ulusal anlamda temsil eden kaç üstad kalmıştır günümüzde… Ya da günümüze ulaşan ve geleceğe taşınacak olan!… Oysa, hepsi birer kültür temsilcisidirler. Bunlardan biri de Piçoğlu Osman’dır.
Giresun’un Görele ilçesi Dayılı köyündendir. Ustası Halil KODALAK(Karaman) olup, kemençe konusunda belli bir akımın öncüsüdür. Halen günümüzde onun kıvamına ulaşılmış değildir. O dönemlerden, sayılı da olsa taş plaklar ile günümüze ulaşan eserleri olmuştur. Bunun yanında, halen onu tanıyan ondan icazet alan çırakları ve sevenlerinin de naklettiği eserleri mevcuttur.
Nev-i şahsına münhasır bir insandır Piçoğlu…Sanatında çok usta olduğu kadar da düzgün bir insandır.Haksızlıklara tahammül edememiş ve bunu icrası ile hemen dile getirmiştir. Hatta 1960 ların ilk yarısında dönemin Başbakanı İsmet İNÖNÜ tarafından plakları toplatılmış ve yasaklanmıştır. Zulmün her çeşidine karşı çıkan bir emek insanı, çağının demokrat bir hak – hukuk arayıcısıdır.
Lâkabındaki Piç ifadesi, gayrimeşru çocuk anlamında değildir. Yörede “Cin fikirli, kurnaz, akıllı v.b” anlamında kullanılmaktadır. Hatta kendisi de doldurduğu taş plaklarda bu ad ile kendini lânse eder.”PİÇOĞLU OSMAN TARAFINDAN KAHYAOĞLU HAVASI” gibi…
Ustası Karaman, çırağı Piçoğlu’na bildiği her havayı öğretir ama öyle bir havası vardır ki bunu öğretmez. Nasıl ki bir pehlivan 40 oyun bilir ve 39 unu çırağına öğretip te birini kendine saklar ya…Ustasının Piçoğlu’na öğretmediği bu hava “TUZCUOĞLU HORON HAVASI”dır. Kemençe icracıları için zor, bir o kadar da muntazam ve keyif veren bir yapıdadır bu hava…
Bir gün Karaman Usta her gün geçtiği yolun üstündeki bir köprüye geldiğinde, eşraftan kişiler yolunu keserler ve ondan bu havayı çalmasını, oynamak istediklerini belirtip ricada bulunurlar. Usta isteği kırmaz ve başlar çalmaya… Köprünün üstü inim inim inlemektedir. Kemençe eşliğindeki horon ile insanlar kan ter içinde kalmıştır. Usta çalmayı kestiğinde köprünün altından elinde kemençesi ile muzip bir ifade ile ve üstelik TUZCUOĞLU HAVASI’nı çalarak Piçoğlu çıkar. Havasını hile ile çırağının çaldığını düşünen Usta çıldırır…Elini beline atıp silahını çeker ve Piçoğlu’na doğrultup “Ulen Piçoğlu…bana bunuda mı yapacaktın” deyip tetiğe basar…Ancak silah ateş almaz ve Piçoğlu kaçıp kurtulur. Bu olay nedeniyle Piçoğlu ve ustası ölüme kadar dargın kalırlar.
Aradan yıllar geçer. Piçoğlu, dalında ekol olur ama genç yaşında hastalanır. İstanbul’a giderken Zonguldak açıklarında vapurda hayata gözlerini yumar. Deniz Kanunlarına göre en yakın limanda naşının defnedilmesi gerekirken, Kaptan’ın Piçoğlu’na duyduğu saygı nedeniyle naaş İstanbul’a götürülür ve hemşerilerinin yoğun olduğu Kasımpaşa, Kulaksız – Okmeydanı Mezarlığında toprağa verilir. Kara haber Görele’ye ulaştığında Karaman Usta olduğu yere yığılır, başını ellerinin arasına alır ve ağlayarak şöyle der:
“Ulen Piçoğlu… bana bunuda mı yapacaktın?”
Piçoğlu Osman’ın günümüze ulaşan bazı eserleri şunlardır.
Eşfer
Kahyaoğlu Havası
Derenin Kenarında
RUHU ŞAD OLSUN…
KARADENİZ EVLERİ
Mart 5, 2007 at 10:20 pm | In Öylesine... | 1 CommentDOĞU KARADENİZ EVLERİ
Doğu Karadeniz’deki evler, köy sınırları içinde öylesine dağılmıştır ki, genellikle merkez denilebilecek bir alan, bir meydancık oluşamamıştır. Peki evler birbirine niçin bu kadar uzak Doğu Karadeniz’de? İnsanların birbirinden uzak durmak istemesi değil elbette bunun nedeni. Tek sebep, arazinin engebeli oluşu. O nedenle, arazi üzerinde ev kurulan uygun yerler, komşuya yakın olma kaygısı düşünülmeden sahiplenilmiştir. Bu yalıtılmış ve yalnız yaşama şeklinin, Karadenizli’nin hırçın, mücadeleci ve bağımsız kişilik yapısının oluşumuna zemin hazırladığı da kabul gören bir gerçek. Böylesi bir kişilik, komşularından yardım almaksızın, sorunlarını kendi başına çözebilme yetisi de kazandırmıştır onlara… İnsanlar çevrelerinden derledikleri yapı malzemeleri ve öğrendikleri tekniklerle evlerini bölgenin koşullarına uyumlu inşa etmeyi başarmışlardır. Evlerin mekân düzenleri de gündelik yaşantının tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde çözülmüştür.
KİMİ TAŞ, KİMİ AHŞAP
Erozyonun bitkisel toprak tabakasını incelttiği bölgede, ekime elverişli arazi neredeyse, ev de oradadır. Evin konumuna etki eden bir başka neden ise, köyün değişik yerlerine dağılmış su kaynaklarıdır. Doğu Karadeniz’de yapı gelenekleri ile plan tipleri, bölge içinde farklı şekillerde çıkar karşımıza. Bu durum, sahil boyunca da değişim gösterir. Örneğin en doğuda Artvin’in Şavşat ilçesinde evler tümüyle ahşaptır. Yusufeli’nde yan ve arka duvarlar taşa dönüşür. İlin sahil kesiminde ‘göz dolma’ tekniğiyle yapılmış duvarlar başlar. Rize sahilinde yaygın olan dolma tekniği, içerilere girip yükselince yerini yine ahşaba bırakır. Trabzon’a girer girmez de göz dolma tekniğinin dörtgen kutucuklardan oluşan görünümü üçgenlere, yani ‘muskalı dolma’ stiline dönüşür. Trabzon’un orman varlığı zayıf olan Araklı, Düzköy vadilerinde, az da olsa tüm cepheleri taş duvarlı evler vardır. Sahilde Gürcistan sınırından Trabzon yakınlarına kadar rastlanılan ahşap dış duvarlar Evlerdeki iç bölme duvarları ise tüm bölgede sadece ahşap malzemeden yapılmıştır. Çatılar sahil boyunda kiremit; yüksek köylerdeyse ince tahta dilmeler (hartama, bedevra) ile örtülüdür.
İŞLEVSELLİK VE ESTETİK BİR ARADA
Şimdi sıra, bir Doğu Karadeniz evinin planında… Sırtını arkada toprağa dayamış, ön cephesi vadiye bakan Karadeniz evinin toprağa gömülü kısmı, süt hayvanlarının barındığı ahır bölümüdür. Bu katın üzeri de ev sahiplerinin yaşama alanıdır. Kıvrak zekâlarıyla ünlü Karadenizliler, yatak odalarını ahır bölümünün üstüne inşa ederler. Soğuk kış gecelerinde, süt hayvanlarının yaydığı ısıdan yararlanabilmek için… Zemin katta, evin yamaca yaslanmış bölümünde döşeme olarak toprak zeminden yararlanılmıştır. Burası tüm gündüz eylemlerinin geçtiği ‘aşhane’ bölümüdür.. Ortada açık ateş yanar. Burası, yemeğin piştiği ve yendiği, misafirin ağırlandığı yerdir. Dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı korunmak için bu bölümde pencere yoktur.Bu yüzden karanlık bir mekândır; ışık ancak kapıdan girebilir. Evin vadiye bakan diğer yarısına yatak odaları yerleştirilmiştir. Trabzon’un batısında kalan köylerde yatak odalarının kapısı aşhaneye açılırken; doğu yörelerde, önce bir koridora, sonra yatak odalarına geçilir. Böylelikle konukların yatak odalarını görmesi engellenir. Rize ve Artvin sahil köylerindeyse, koridor büyük bir salona dönüştürülerek ‘hayat’ adını almıştır. Burası vadiyi panoramik şekilde görebilen aydınlık bir mekândır. Kışın evlere kapanıldığında, ancak burada geçirilebilir sıkıcı günler. Hayat bölümü sobayla ısıtıldığından, yatak odaları da sıcaklıktan yararlanır.Doğu Karadeniz evinde gündüz ve gece eylemleri zemin katta düzenlenmiştir. Ev işleri yanında sebze, çay, fındık, tütün işleriyle uğraşan, yakacak sağlayan, hayvanları doyurma çabasında olan insanlar, sürekli hareket halindedir. Doğal olarak bir üst kat, bu uğraşıların yorgunluğunu, yükünü artıracaktır. Merdivenle çıkılan üst kat geleneği yalnızca Rize’nin Ardeşen ve Çamlıhemşin köylerinde görülebilir. Burası yatak odalarının olduğu bölümdür. Bu yüzden evin yaşam alanı bir hayli büyümüştür.
Yazı: M.Reşat SÜMERKAN (SKY LİFE)
WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.