TEMEL

Şubat 25, 2007 at 10:02 am | In Düşünelim!.. | Leave a Comment

TEMEL….

Karadeniz denilince, insanların gülümsediğini görürüz. Gülümsemelerinin sebebini anlamak kolaydır. Bu kelimeyi işiten kişinin aklına hemen Temel gelir.

Kimdir bu Temel?

Tipik Karadenizlidir. Okkalı, kemerli burnu; hamsi yemekten camlaşmış parlak gözleri; bakımına pek dikkat etmediği için eksik dişlerini betimleyen çökük yanakları; Sürekli Horon tepmek nedeniyle dal gibi ama sportmen yapılı bir vücut yapısı ile hemen kendini belli eder. Bu, fiziksel yapısıdır…

Ya iç yapısı?…

Çok konuşkan olmasına rağmen, sözünü kestirmeden söyleyip atar. Devamlı konuşup karşısındakinin derdini anlatmasına fırsat vermez, vermez de bu şekilde konuyu da zaten tam anlayamaz. Anlayamayınca da!…

Kimsenin cesaret edemeyeceği işlere teşebbüs eder. Mücadelecidir, onuruna aşırı denecek derecede düşkündür. Bu uğurda kendini başkasının yerine koyup dayak yiyebilecek kadar ileri gider.

Bir konu hakkında herkesin düşündüğünden farklı, hatta aykırı düşünce üretir; farklı bir bakış açısı ortaya koyar. Her şeyin, her olayın alaya alabileceği, takılabileceği bir yanını bulmakta mahirdir.

Nerede olursa olsun memleketini düşünür…Gurbette iken, sırf memleketinin havasını soluyabilmek için; doğduğu ilinin plakasını havi kamyonun lastiğini kesip başını belaya sokmaktan çekinmez…

İşini kestirmeden halletmeyi sever. Karşısındakine olumsuz bir haber vermek istediğinde, öyle ustaca davranır ki; muhatabını konunun içine çeker ve vereceği haberi onun cevabına dayandırıp pattadanak söyler.. Kumar oynarken kaybetmeye dayanamayıp kalp krizi geçiren arkadaşının hanımına durumu anlatmak zorunda kaldığında, merhumun hanımının “Kumar oynuyordur ve gene kaybetmiştir muhakkak, gebersin melun!..” demesini fırsat bilip “Geberdi efendim” deyip görevini yerine getirmenin huzuruna erişir.

“Herkes yapıyor da ben niçin yapamıyorum?” sorununa kendince çözüm bulur. Çocuğunun hergün sokakta ders çalışmasını ister ve uygulatır. Sorduklarında da “Herkes çocuğunu dışarıda okutuyor da, benim onlardan neyim eksik?” şeklinde ibretlik cevap verir.

Haaa… Fadime mi?…

O bambaşka bir yazı konusudur canım!…

TARİHİ ÇARPITMAK…

Şubat 20, 2007 at 9:21 pm | In Öylesine... | Leave a Comment

TARİHİ ÇARPITMAK ÜZERİNE…

Tarihsel nitelikli çalışmaları yetki ve ilim sahibi uzmanlar yapabilir. Bilim Adamları yaptıkları mesleki çalışmalarda Kariyerlerine ve saygınlıklarına zarar vermek istemezler ve şoven ideoloji fanatikleri gibi istisnai durumda olanlar haricinde tarihi çarpıtma ihtimalleri daha zayıftır. Ancak ne var ki Tarih konusunu sonradan kendilerine hobi türü iş edinenler Tarihi çarpıtıyor, değiştiriyor ve yanıltıyor. Bu bağlamda asıl mesleği TARİHÇİ olmayanların, Tarih ile ilgili yazdıklarının ilmi olarak hiç bir değeri yoktur. Kaynak olarak gösterilmesi mümkün değildir.

Tarihi Tarihçiler yazmalı… Yetkisi olanlar yazmalı. Yetkisi olmayanların elinde oyuncak olan her meslek dalı gibi, Tarih de bu gibi kimselerin elinde oyuncak olduğunda, değişik bir komedi türüne dönüşebiliyor…

Mesela; asıl mesleği Tarihçi olmayan ama bu bilim dalıyla iştgal edip, Kafkasya üzerinde çalışma yapan birini düşünelim…Bu kişi; Güney Kafkasya’nın Otonkton Halkı olan ve binlerce yıllıkUçanı Kaçanı Oğuz, Kıpçak dolayısı ile Türk yaptığı bu yazılarda Gürcüstan’ın yerli halkı olan Bagratlılar ile Gürcüstan’ın meşhur Kraliçesi Kraliçe Tamara bir anda Türk(!) oluverir!… Bu kişiden Lâzlar’ da nasibini alır haliyle ve Turan Kolhlar ifadesi ile Lâz kavramına ilginç olduğu kadar garip bir boyut getirir. Basit kelime oyunları ile tarihi gerçekleri çarpıtır ve olayları objektif olarak anlatmak yerine kafasında kurguladığına dönüştürmeye çalışır. Cımbızla olayları ve yaşayan halkları bir yerlerden bulup, garip bağlantılar kurar, varsayımları ve kendi hayal dünyasında oluşturduğu masalları ve işine geldiği gibi yaptığı yorumları gerçek bilgiler(!) olarak sunar ve bütün yollar Kıpçak’a, Oğuz’a çıkarmaktan çekinmez…

Kıpçaklar nerede şimdi? Kıpçak dili nerede? Cevap yok… Günümüzde kendini Kıpçak olarak ifade eden bir kişi bile yok. Mevcut bilgiler ve genel kanaat, Göçebe bir millet olan Kıpçakların zaman içerisinde “geleneksel huylarından” vazgeçmeyerek zayıfladıkları ve bulundukları yerlere uyum sağlayamadıklarında çeşitli devletlere göç ederek dağıldıkları ve tarihin kaybolmuş milletleri arasına katıldıkları şeklindedir.

Bu topraklara bir zamanlar kısa bir süreliğine Araplar hakim olmuştur ve bunu tarihle biraz ilgili herkes bilir ama halk Arap olmuş mu? Olmamış. Selçuklu gelmiş, gitmiş; İranlı gelmiş, Gitmiş; Osmanlı gelmiş, gitmiş; Rus gelmiş, gitmiş. Yüzyıllardır yaşayan halk nerede, buharlaşmış mı? İŞGALE GELENLER HALKIYLA BİRLİKTE GELMİYOR. BİR YER İŞGAL EDİLDİĞİNDE MEVCUT YERLİ HALK BUHARLAŞIP UÇMUYOR

Bu kimse, kendilerini Gürcü ve Lâz diye bilen Türkiye’li Gürcülerin ve Lâzların aslında Gürcü ve Laz olmadığını, aslında Kıpçak olduğunu söylemek gibi bir saygısızlıkta ve küstahlıkta bulunmaktan çekinmez… Çünkü zaten kendi hayâl dünyasında bu halklara yer yoktur.

Yine binlerce yıllık geçmişi olan Lâzları Turan Kolhlar diye ilan etmekten, Lâz ve Megrel milletine genel olarak “Çani” denildiğinden, her bir tarafı Türk Milletine dayandırma hastalığı gene nükseder ve “Oğuzların “Çan” boyundan geliyor olmalı” gibi Saygın bir Bilim Adamının asla kullanmayacağı garip bir ifadeyi, doğru düzgün ve delil niteliğinde bir kanıt bulamamanın da “ezikliği” içerisinde patavatsızca söylemekten çekinmez…

Ancak, bu kimsenin ileri sürdüğü savlara karşın; iddiaları DOĞU KARADENİZ BÖLGESİ’nin mevcut hali ve ARDAHAN TARAFI ile örtüşmez… Pazar’dan Sarp’a, Borçka’dan Yusufeli’ni de kapsayan Bölgede ve Ardahan taraflarında DAĞ, TAŞ, DERE, IRMAK, OVA VE KÖY İSİMLERİNİN NEREDEYSE TAMAMI GÜRCÜCE VE LÂZCADIR. SON ELLİ SENEDİR DEĞİŞTİR DEĞİŞTİR BİTMİYOR. Gürcüce bilmeyen yerliler bile bu isimleri biliyor ve kullanmaya devam ediyor…Örnek verilecek çok yer var. Bir tanesini verelim. Borçka’nın Gürcüstan sınırındaki şimdiki ismi Şerefiye olan Köyün otantik ismi Ohordia dır. Ohor kelimesi Megrelce bir kelimedir, Ev demektir, Lazcası ise Ohoy dur ve bu köyün halkı Lazca konuşan Lazdır. Bu mevcut durumu ve gerçeği masa başında, yalan, yanlış ve uydurma olarak yazdıkları ile değiştirmeye kalkışır bu kimse…

Tarihi yapan, fakat yazmayan bir millet olduğumuz söylenir. Bu teşhis, bence de doğrudur. Eğer bu kimse Bölge Tarihini yazmak istiyorsa; bölge ile ilgili zengin bir Tarih Arşivine sahip olan Gürcü Kaynaklardan yararlanmalıdır. Eğer bunu yapmazsa, yazdığı yazılar etik olmaz.

Türk’e zerre kadar benzemeyen tamamen farklı bir ırk olduğu hemen anlaşılan Lâzlar asimle olmamıştır ki. Lâz dilini konuşurlar. Okula gitmeyen Lâz çocukları bile Laz olduğunu bilirler. İran’a 400 sene evvel gelen Gürcüler Gürcü olduklarını, Tiflis’teki Yahudiler Yahudi olduklarını bilirler. İstanbul’daki Rum, Ermeni ve Yahudiler asimle olmadılar ki, varlıklarını sürdürüyorlar. Diğerleri ne oldu? Yunanistan’a, Avrupa’ya, Amerika’ya, İsrail’e gittiler. Yüzyıllar bile geçse de babadan oğul a geçen bilgiler sayesinde Asimilasyon gerçekleşmez…

Tarih Bilimi ile amatörce uğraş veren şahsımın kanaati budur…

GÜLMEK

Şubat 18, 2007 at 7:19 pm | In Öylesine... | Leave a Comment

GÜLMEK

Şimdi birdenbire desem ki “Dünya Türkiye’nin etrafında dönüyor!..”

Bu söze, Türkiye’nin bugünkü halinin farkında olan herkes bıyık altından gülümseyecektir.

Gülmenin psikolojik açılımını yapan Bergson, bunu tabii ahengin seyrinde meydana gelen bozulmaya bağlıyor. Zihnimiz aslında tabiatla uyumlu bir şekilde çalışmaktadır ve sürekli olarak bu uyumun devam etmesini bekler. Uyum, tabii seyrini değiştirince veya bu tabii uyum anormal bir davranışla bozulup zihnimizin beklemediği bir seyir içine girince gülüyoruz.

Sokakta yürürken düşüveren yetişkin bir insana gülmemizin sebebi budur. Çünkü; tabii seyirde yetişkin bir insanın düşmesini beklemeyiz, zihnimiz yetiştin insanı hep denge halinde hayâl eder, bu dengenin bozulduğunu görünce güleriz. Zihnimizin bozulan dengeye karşı tepkisidir gülme…

Freud ise gülmeyi bilinç altı ile izah eder. Bilinç altımızda, kendimizin bile farkında olmadan sakladığımız veya unutulmaya mahkûm ettiğimiz sayısız olgular vardır. Gizli niyetlerimiz, gizli düşüncelerimiz vardır. Herhangi bir sebeple bunları başkalarına açıklamak istemeyiz. Bilincimizde veya bilinç altımızda mevcut olan, bilerek veya bilmeyerek saklamaya, gizlemeye çalıştığımız bu çeşit niyetlerimiz, hayâllerimiz dış bir fenomenle açığa çıkarılırsa, daha doğrusu dış fenomen bizim düşüncelerimizin, hayâllerimizin ifadesi niteliğinde olursa güleriz.

Bir gülümsemenin gerçekte , bazen nasıl bir trajik tabloyu yansıtabileceğini anlatmak istiyorum. Türkiye’nin etrafında dönen bir dünya hayâli, bu gün bize o kadar inanılmaz, o kadar doğa dışı bir olgu olarak görünüyor ki; ister istemez gülümsüyoruz. Fakat işte bu gülümseme, dramatik olanın ta kendisidir…Bu gülümseminin içinde yatan psikoloji şudur:

Türkiye’nin dünyanın mihveri olması mümkün değildir.

Şimdi asıl mesele budur…Nasıl olmuş da bu psikolojiyi kişiliğimizin bir parçası haline getirmişiz? Bu, kendimize olan inancımızı yitirmeyle eş anlamlıdır. Gerçekten Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç, sözkonusu menfi inancı doğrulayacak, pekiştirecek bir durumdur.

Türkiye’nin içine düşürüldüğü kısır döngü, onun yeni bir atılım yapmasını engelleyecek bir yapıdadır. Bir er kişi kalkıp ta, Türkiye’nin Dünya’nın en önemli ülkesi olacağından söz açsa, hatta önünüze bunun yapılabilirlik projesini koysa, yine de gülümsemekten kendinizi alamazsınız, alamıyorsunuz.

Çünkü bu adam, sizin zihninizin beklediği tabii uyumun dışına çıkıyor., bozuyor onu…Bu yüzden gülümsüyorsunuz.Daha da ileri giderek işi bir şaka ve mizah edebiyatına dönüştürüyorsunuz…

Gülümsemekte haklısınız…Ama gülümsemenizin gizlediği dramın farkında mısınız?

 

 

DENKLEMDEKİ EKSİK

Şubat 18, 2007 at 9:26 am | In Öylesine... | Leave a Comment

DENKLEMDEKİ EKSİK

Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’yı öldüren devletler, bu öldürme olayıyla kendilerini kurtaracaklarını sanıyorlardı. Oysa, Osmanlı Devleti Dünya’nın mihenk taşıydı. Dünya, dengesinden kopunca darmadağın oldu. Bu dengesiz gidiş İkinci Dünya Savaşı’yla onu bir kere daha yere çarptı.

İkinci Dünya Savaşı, gerçekte Dünya’yı yeni bir denge noktasında durdurma denemesiydi. Çok pahalı ve başarısız bir deneme…Osmanlı Devletinin ortadan kaldırılmasıyla denge yeteneğini kaybeden insanlık, bu yeni denge noktasını hiçbir zaman bulamayacaktı.Çünkü, determinantlar yerinden kaymıştı ve denklemin değerlerinde eksiklik vardı.

Birinci dünya savaşından sonra, Dünya önce ideolojilerin savaş alanı haline geldi.Doğuda Rusya, Avrupa’nın emperyalist tutumuna hayır diyebilmek için marksizm’in materyalist temellerini kendi halkının mistik duyarlılığına adapte etmeye çalışırken; Avrupa, önce faşizmin sonra nazizm’in yanlış “Üstün İnsan” mistisizmini materyalist insanına uyarlama denemesine girişmişti. Ne var ki, bu iki yanlış eğilimin çizdiği eğrinin yeni bir Dünya Dengesi noktasında buluşamayacağı belliydi. Buluşma noktası, barış değil savaş düzleminde mümkün olabilirdi ancak… Nitekim öyle de oldu. İkinci Dünya Savaşı, insanlığın üstüne bütün hışmıyla çöktü ve bir kez daha sersemletti onu.

Dünya, halen gerçek bir barış düzlemine kavuşmuş değil. Hemen her yerinde bölgesel görünüşlü, aslındaysa milletlerarası savaşlar sürüp gidiyor…Süper devletler, savaşı cephe gerisinden lojistik ve fikri destekle idare etmeye devam ediyorlar.

Her şeye rağmen, insanlık yeni bir denge noktası aramaya devam etmekte, bu arayış ve bulamayış ise onu Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru sürüklemekte… Hatta, ikinci savaştan hemen sonraki “Soğuk Savaş” döneminde başladı ama şu ana kadar bu savaşta insanlığı toptan yok edebilecek silahlar kullanılmadı. Bu silahlar ne zaman kullanılacak bilinmez ama,bu silahlar kullanılsa da kullanılmasa da savaş durumu mevcuttur. Yer yüzünde ve yerin derinliklerinde devam etmektedir.

İnsanlık, kendini toptan imha edecek bu silahı kullanmadan önce denge noktasını bulmalıdır. Denklemin eksik değerini yerine koymalıdır. Bu denge sağlanmadıkça, insanlığı hangi çılgın durumlara sürükleyebileceğini kestirmek zor değildir…

 

 

 

SENİ SEVMEYEN ÖLSÜN!…

Şubat 16, 2007 at 9:25 pm | In Sevdiklerim | 3 Comments

Küçücük, minnacık ama korkusuz ve kahraman ERIC‘im benim…

Keşke her zaman yanımda olsan…Ama fotoğrafın oldukça yanımdasın zaten…

NE OLACAK BU TV’LER?

Şubat 16, 2007 at 9:31 am | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment

Yaaa…susayım susayım diyorum ama beceremiyorum…

Bu nasıl bir iştir? Jüri üyeliği yapan ( bazı değerli ve gerçek anlamda sanatçılarımızı tenzih ederim – ki; zaten onlar bu yazımdan alınmazlar ) kıymeti kendinden menkul kişilerin hangi yetki ile oraya juri olarak çıktıklarını anlayabilmiş değilim… Hoş zaten bu yarışmaların gerekliliğini de anlamış değilim ama, ne hikmetse rating yoklamalarında bu yarışmaların izlenme oranları hep yüksek çıkıyormuş!.. Sağımız solumuz yarışma oldu ve bunlar için ekran başında oturup vakit öldüren bir sürü insanımıza acıyorum, acıyorum boşa ve haybeden dökülen bu kadar emeğe… Şu yarışmalar içerisinde neden bir tane de ne bileyim, Türkiye’nin en iyi matematikçisi veya Türkiye’nin en iyi Fizikçisi, Türkiye’nin en iyi projesi – hemen herşeye; üretime, sanayiye, iletişime v.s yönelik proje olabilir – yarışmaları düzenlenmiyor? Neden ?

Haaa…

“Onlar düzenleniyor ama onlar halka yönelik olamaz o yüzden de prime time da daha populer halka yönelik programlar olmalıdır” deniyorsa yine yuhhh!… diyorum ve ayıplıyorum. Yani biz aptal mıyız ki, bu televizyonlar bizi aptal yerine koyup “Sen ne yapacaksın bilimi milimi, kısa yoldan meşhur olmaya bak çalışsan da zaten istediklerinin çoğuna sahip olamazsın nasıl olsa… O nedenle fırsatları kolla, çık televizyona şöhret ol… Nasıl olsa iki parçan değil bir parçan bile tutsa sana bir kaset yapılır, onlarıda arabada 5 evde 15 kere dinlettirirsin. Voleyi vurdun vurdun yoksaaa…”

Evet şimdi sorarım size kaç tane kanalda çocuklarımızı, gençlerimizi köşedönücü mantığından uzaklaştırıp çalışkan olmaya, üretmeye teşvik ve sevk eden programlar veya yarışmalar var?

Ben bilmiyorum.

Şimdi birileri çıkar ..”Kanal değiştir kardeşim” der, doğru da der. Zaten ben de öyle yapıyorum.

Şubat 14, 2007 at 9:31 am | In Düşünelim!.. | 2 Comments

Değerli dostum maTRax‘ın yazdığı bir yazı… Katılıyorum ve tebriklerimi sunuyorum..

Lütfen bulun şu irticayı lütfeeen!…

Değerli okurlar: nereden aklıma geldiyse sabah uyanır uyanmaz telaşla yataktan fırladım, bir şey arıyor gibiydim… hayır gibi değildim düpedüz birşeyler arıyordum.

Ne mi arıyordum?!.. İrticayı arıyordum…

Önce yatağın altına baktım, sonra masanın üstüne; sonra dolabımı karıştırdım, komodinin çekmeceleri de nasibini aldı bu arayıştan sonra. Terliklerimin içine baktım, yoktu!.. Neredeydi bu meret? Allah’ım fikir ver…

Sonra gözüm parladı, aklıma ceplerim geldi; bütün çeplerime baktım hatta pantolonumun sol cebinin hafiften yırtık olduğunu ilk defa fark ettim, sağol irtica sen olmasan nasıl anlardım… Sonra kirli çamaşırların arasına da baktım yok yok yok!.. İnanmayacaksınız ama tuvalet dahil bütün evi didik didik ettim, irtica yoktu… biri almış olmalıydı irticamı!..

Böyyük böyyük sezarların, koca koca komutanların her konuşmalarında bahsettikleri irticayı bulamadım. zaten bulmam mümkün değildi çünkü: nasıl birşey olduğunu bilmiyordum da öylesine belki çıkar bir yerden diye baktım… haa unutmadan anamın çarşafının içine de baktım…

Hani Samsun’da üst rütbeli amca irtica var diye baloyu terk etti… hani irtica bulaşmasın diye Sezaryus bazı kimselerin eşlerini Çankaya’ ya davet etmedi yaa… eee adam haklı, bir bulaşmaya görsün; hiçbir deterjan çıkaramaz o lekeyi değil mi yaa…

Hemen hemen heryerde çıkıyor da şu irtica, bir bizim evde bulamadım…

Allah rızası için, sizden birinizde irtica varsa bir parça koparıp bana da yollayın ki; ben de bileyim bu irtica ne menem birşey…

Arayın bulun şu irticayı, nereye saklandıysa çıkarın ortaya; yoksa Sezaryus ta, Paşa Amcalar’ da,Ahmet Emmiler de, Fatma Nineler de artık rahat etmeyecekler…

Bulun şu irticayı ki, kimse arkasına saklanmasın!..

Bulun, lütfen bulun!..

Şubat 13, 2007 at 7:00 pm | In Hakkımda... | Leave a Comment

Neden OĞUZLU!…

Anlamı Nedir?

Ne yapmak istiyorum?

Cevaplayayım…

Çepni Türklerinin Oğuz Boyundan atalarının torunu olmakla gurur duyan biri başka bir nick tercih edebilirmiydi? Doğup büyüdüğü Köy’ün (şimdi Türkelli ismiyle Belde) eski adının OĞUZ olması, sahip olduğu tek erkek evlâda OĞUZ ismini vermesi, OĞUZLU’yu tanıtmak için yeterlidir galiba…

Ne mi yapmak istiyorum?…

Karalahanayı çok seven, mancasını, sarmasını severek, hem de yanında Mısır ekmeği ile birlikte mideye indiren tipik Karadenizli günlük hayatında nasıl davranır sizce?…

Genelde sinirli ama cana yakın tipte bir sinirli insan havası verir etrafına ya…

İşte ben de böyle durumları tesbit ettiğimde ironi dille, gerektiğinde özeleştiri yaparak kendimi günlük olaylara değinmiş olarak burada göstermeye çalışacağım…

Her başlangıç, bir sonuca varacağına göre!….

HİTLER BÖYLE DEDİYSE!…

Şubat 13, 2007 at 6:50 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment

HİTLER’İN ÜZÜNTÜSÜ

Dünyanın en rezil diktatörlerinden Adolf Hitler, cehennemin tam orta göbğinde etrafındaki yalakalarıyla birlikte oturmuş, dünyadan naklen yayın yapan TV’de haber bültenini izliyordu…

TV, İsrail’in Ortadoğu’da, özellikle Lübnan’da sürdürdüğü inanılmaz boyutlardaki o seri cinayetleri, o insanlık dışı katliamı verip duruyordu. Hitler, bir ara dayanamayarak yanındakilere şöyle dedi..

-Hale bakın, hale…Bir zamanlar gaz odalarında yok etmeye uğraştıklarımın torunları, Araplar’a yaptıklarıyla beni bile gölgede bıraktılar. Bütün karizmam çizildi!…Artık cehennemde bile kalamam, derhal İsrail’e gönderilmemi isteyeceğim.

ÖYLE Mİ ACABA?

Şubat 13, 2007 at 6:50 pm | In Bak Şu İşe!... | 2 Comments

BAZI ÜSTADLAR…

Bazı üstadlar var, bunların yıldızları Cumhuriyet’imiz ile öteden beri barışık değil…Açıkçası “Cumhuriyet” değil kendilerince başka bir rejimin özlemi içindeler…Bu özlemlerini açık açık dile getirmeye yürekleri kifayetsiz kaldığından, arkalardan dolanarak imâ yoluyla ‘Cumhuriyet’e veryansın etmeye çaba gösteriyorlar…Son zamanlarda üstadların tutturdukları teranelerden biri de şu söylem:

“Son padişah Vahdettin hain değildi!..”

Bu tür üstadlardan doğrusu ürkmeye başladım…İstermisiniz tarih konusunda şöylesine zırvalar da ortaya atsınlar:

-Fatih Sultan Mehmed; ……………fatih değildi!

-Yavuz Sultan Selim;………………Yavuz değildi!

-Yıldırım Bayezid;…………………Yıldırım değildi!

-Kanuni Sultan Süleyman;…………Kanuni değildi!

-II.Selim (sarı selim);………………Sarı değildi!

-I.Murat Hüdavendigâr;……………Hüdavendigâr değildi!

-I.Mehmed (çelebi mehmed);………Çelebi değildi!

-IV.Mehmed (avcı mehmed);………Avcı değildi.

 

Sakın olur mu hiç böyle zırva şey demeyin…Bu tür üstadlardan her şey beklenir her şey

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.