GELEN GİDENİ ARATIR
25 Şub 2011 Yorum yapın
in Düşünelim!..
Son zamanlarda ne zaman TV başına geçip haberleri izlemek istesem; ilk izlediğim görüntüler sadece ve sadece Arap Alemi ile ilgili olanlar…Tunus’tan başlayıp çevresindeki tüm Müslüman Arap ülkelerine bulaşan bir isyan hareketi ile ilgili haberler bunlar. Bazı siyasiler ve bilim adamlarının dediği gibi Domino Etkisi söz konusu…
Bu ülkeler; yüzyıllar boyunca Osmanlı idaresinde kalmış ve 1870 sonrası çeşitli siyasi entrikalar ve devamı olan I.Dünya Savaşı sırasında bağımsızlığa kavuşmuşlardı. Osmanlı Devleti, genelde şeriat yasalarına tabii olarak yönetilmekte ise de, şeri konularda Şeyhülislâmlık makamı ile tekkeler ve zaviyeler etkili olmakla birlikte, merkezi bir siyasi otorite hakimdi. Arap Aleminin Osmanlı Devletine tabii olması ve yüzyıllar boyunca tebaalık yapmasının ana nedeni Padişahların ayni zamanda Halife olmalarıydı… Arap Aleminin ayrılmasının ana sebebi ise, petrole bağlı olarak Arapların dış mihraklar tarafından isyana tahrik edilmesi ve desteklenmesiydi.
Halifelik titrinin birleştirici etkisi nedeniyle, o kadar mezhep ve fırka mensuplarının bir ülke içinde yaşaması mümkün olmuştu. Osmanlı öncesinde ise irili ufaklı bir sürü İslam devleti halinde, neredeyse her mezhep ve sapık fırkanın ayni yerlerde ama değişik isimlerde devletleri olagelmişti. Ancak, bu coğrafyada ırk bakımından olsun, inanç bakımından olsun sürekli çatışmalar İslamiyet öncesinde de vardı. İslamiyet başlarda bir çeşit yapıştırıcı etki yapmış; ancak, mezhep farklılıkları ve iktidar hırsı nedeniyle kurulan devletler hep kısa ömürlü olmuştu…Ana sebebinin ise, insanların sosyal yaşamlarını düzenleyen din olgusunun siyasetle bir arada, çıkar amaçlı kullanılması olduğunu anlayabilmek için sosyolog olmak gerekmez…
Birinci ve II. Dünya savaşlarının çıkmasına neden olan aslında İngilizler ve onların kuzenler dediklerinin çıkarlarına ters düşen akımların oluşmasıydı. Savaşlar sonunda İngilizlerin meşhur BÖL VE YÖNET taktiği icabı Arap Alemi bugünkü coğrafik durumu oluşturan onlarca devlete ayrılmıştır. Ancak, bölünen alemdeki devletlerde kısa sürede hanedanlığayönelmiş, diktatoryal yönetimler idareyi ele almış, zamanla palazlanıp bağımsız olmalarını sağlayanlara karşı gelmeye ve gerektiğinde petrol ile tehdit etmeye başlamışlardır.
Şimdiki isyanların sebebi, bunları düşününce ayan beyan ortaya çıkmaktadır. Karışıklıkları ve yönetim değişmesini ağabeyleri yaratmıştır haliyle ve yakın zamanlar için onların istediği gibi hareket edecek, çıkarlarına hizmet edecek yönetimler işbaşına getirilecektir..
Tabii ki; gelenler gideni aratacaklar; ülkelerdeki sade vatandaşların yaşamı iyileşmek söyle dursun, daha da kötüye gidecek, yakın bir tarihte ayni teraneler baş gösterecektir…Bunun için kâhin olmaya gerek yoktur…Yeter ki, oluşacak süreçte din tacirleri devre dışı bırakılsın ve yeni yönetimlerin zamanı biraz daha uzun sürsün ki, bölge tarih boyunca din yüzünden oluşan “ORTADOĞU KAYNAYAN KAZANDIR” tanımı bir süre için unutulsun…Irak örneği tekerrür etmesin…
ZAMANI GELECEK
18 Oca 2011 Yorum yapın
in Öylesine...
Ahmet Hamdi; “Şimdiki zaman, bu bıçak sırtı, hem geçmişin yükünü taşır, hem de onu çizgi çizgi değiştirir.” derken neyi betimlemek istemişti acaba?
Aslında zaman değişimdir, fotoğraftır, anıdır, bazen kendimiz bazen de “Zaman Tanrı’nın kendisidir “. Bana göre ufak bir kutudur, bize doğduğumuzda verilir ve biz de bu kutuyu doldurabildiğimiz kadar doldururuz, dolduğunda da elimizden alınır. Yenilenmez çünkü biz zamanı doldurunca ölümle tanışmış oluruz artık.
Çocukken, buluttan hayaller yapar onları yıldızlarla süslerdim. Her bir hayalimi de bana verilen kutuya koymaya çalışırdım ama kutu bir türlü onu kabul etmezdi. Büyüdükçe, kutum doldukça ben kutuyu açıp, geçmişe bakmaya çalıştım ama kutu kendini açmadı. Boş muydu acaba? Belki de bu yüzden bir türlü açılmıyordu… Sonra fark ettim ki; o kutuyu geçmiş, geçmiş te bugünümü oluşturuyordu…Bugünüm de geleceğimi!
Zamanın aslında bugün olduğunu fark edince “Bugünü yaşamalıyım.” dedim. Eğer geçmişi bırakırsam, geleceğe ulaşabilecektim, ulaşabilmek için de bugünü yaşamalıydım… Bugünü yaşarken de pişmanlık duymadan, zaman trenini kaçırmadan yaşamak istiyordum. Zaman benim kontrolümde olmadan avuçlarımdan kayıp giden ipti… Ben istediğim kadar ona sımsıkı tutunayım, o avuçlarımdan kayıyordu. Bırakırsam ya gidecek ve toprağa düşecektim, ya da ip kopacaktı ve kutum açılacaktı. Acaba neler koymuştum o kutuya?
Madem, kutumun içinde olanları merak ediyordum; ben neden kendim oluşturmuyordum? Zamanım, kutum neden fotoğraflar olmuyordu? Herkes deli gözüyle bakmıştı bana, ben her anı görüntülemeye çalıştıkça… Ben de onlara acırdım, kutuları bomboş olacaktı açıldığında… Daha sonraları yazmaya başlayınca da geçmişimi ve geçmişimde olanları hatırlayabilecek; bugünümle ilgili olanları, hissettiklerimi zaman kutusunda kaybetmeden, geleceğimi oluşturabilecektim. Aynaya baktığım da, gördüğüm yüzün neden farklı olduğunu daha iyi anlayabilecektim ve benim kutumu ben değil ama başkaları açabilecekti, benim zamanımı yakalayabilecek hatta durdurabilecekti. . Keşke kutuyu kendim doldurabilseydim..Belki o gizli derinliklere ulaşabilirdim ve istediğim her an o zamana geri dönebilirdim. Şimdi ise kendi yarattığım ütopik dertlerle boğuşuyorum.
Şimdi düşününce, kitapları neden böyle büyük bir tutkuyla okuduğumu anlayabiliyorum hatta neden yazdığımı bile… Yazar kendi zamanını kendi oluşturuyor ve istediği an onu durdurup tekrar yapabiliyor, kendi yarattığı zamanın içinde kaybolup gidebiliyor. Okuyucu da kendi zamanından bağımsız bambaşka bir zamanda kayboluyor ve onu durdurabiliyor, isterse tekrar o zamanı yaşıyor. Çocukken, bir sırt roketiyle havada süzülüp istediği yere kısa zamanda ulaşmayı hayal eden biri için kitap okuyarak zamanda kaybolmak oldukça çekiciydi… Ve okunan her bir kitap zamanın önemini daha da iyi kavratıyordu…
Diyeceğim o ki; biri geçmişinden kaçar, diğeri geçmişini öğrenmeye çalışır. Kimi de Gılgamış Destanı’ndaki kral gibi ölümsüzlüğü arar…Zaman Kutusu denen öznel varlığa sımsıkı yapışmak ister.
Ancak, bu mümkün olamayacağına göre; ancak zaman kutusu dolu dolu bırakılabilirse ölümsüz olunabilinir…
OTOMOBİL UÇAR GİDER
25 Kas 2010 Yorum yapın
Günümüzde taşıt araçları olmadan yaşamak neredeyse imkânsızdır. Benim yaşıma gelmiş olanların ilk tanıştığı taşıt araçları, çocukluğunda yaşadığı yere bağlı olarak ya kamyondur, ya jeeptir ya da Wolksvagen kaplumbağa modeli ile devasa Amerikan otomobilleridir.
Çocukluğumun ilk evresinin geçtiği, halen yaşadığım köyümde sahil kuşbakışı 4 km, yol olarak 12 km olduğu halde 1965 e kadar araba yolu yoktu. Ya ilçeye 6 km mesafede olan Akkese köyüne kadar yürüyerek gidip orda eğer rastlanırsa bir pikap veya kamyonun kasasına asılarak giderdik ya da Eynesil’in Ören Köyünün, yolunun ulaştığı Dükkanyanı’na kadar yürüyüp, bulunursa benzer bir araçla Eynesil’e inip oradan yeni yapılmış olan ama asfalt değil de stabilize sahil yolundan geçen bir araçla Beşikdüzü’ne gidilebiliniyordu.
Köyde bulunan atölyelerde yapılan basküller, parça parça atölye sahibinin ailesi tarafından sırtlanarak, yapılan av tüfekleri de ikişer ikişer çırakların omuzlarına atılıp ayni şekilde tüccara teslim edilerek ihtiyaçların temin edilmesi için Beşikdüzü’ne indiriliyordu. Atı veya katırı olanlar bugünkü nakliyecilerin yaptığı işi yapıyorlar ve baskül ile tüfekleri de taşıyorlardı yerine göre.
İlkokul 5.ci sınıfa başladığımda babam mesleğini yapmak üzere dükkan ayarlayıp Ankara’ya göçünce gördüğüm araçlar hemen hemen ayniydi. Şehirde kamyon ve otobüslere ilaveten ya dolmuş olarak kullanılan minibüsler ya da hemen hepsi damalı olarak taksi hizmeti veren Chevrolet otomobillerden başkası görünmüyordu bile 60 ların ikinci yarısı başında. Tek tük Wolksvagen kaplumbağa göze çarpıyordu.
Chevrolet in Belair modelleri taksi olarak, Capitan modelleri ise Cebeci – Bahçeli veya Ulus-Çankaya arasında dolmuş olarak kullanılıyordu. Cebime biraz para girse ilk yaptığım iş Samanpazarı’ndan aşağıya Gençlik Parkına kadar yürüyüp oradan bir dolmuşa binmeye çalışmak olurdu. .Eğer şanslı isem annem veya babam ile Belair taksilere binip kısa seyahatlerin tadını da almaya bakardım.
Zamanla hayata atılıp, günün şartları gereği araba almak ihtiyaç olduğunda eşimin isteği ile Wolkswagen’in 1973 model kaplumbağasını alıp, araba kullanmayı da öğrenip ehliyetimi aldım 1990 da. İki yıl kullandıktan sonra satıp, her seferinde daha üst model ile yenileyerek 3 araba değiştirmiş, 97 sonunda ilk sıfır arabamı almayı başarmıştım.
Tam 13 yıl hizmet etti sevgili takam…215000 km boyunca beni gezdirmediği yer kalmadı Skoda’mın. Ama yaşlandı ve elden ayaktan düşmeye başladı ki yeni bir araba şart oldu işte…Peki nasıl bir araba alacaktım?…
Şöyle bir gezindim google amcada…Gezinirken biraz nostaljik takıldığım bir anda arama satırına Chevrolet yazınca da olan oldu!… Fotoğrafını görür görmez aşık olduğum arabayı teknik özelliklerini bile incelemeden almaya karar verdim…ve aldım da…Teknik özellikleri mi?…Teslim aldıktan sonraki 150 km boyunca defalarca stop ettirdi 20 küsur yıldır araba kullanan bendeniz…Yumuşacık pedallar, gaza dokununca fırlayan adeta bir küheylan…Alıştıkça ve teknolojik özelliklerini kavrayınca mükemmel olduğunu anlayamamak için benim gibi aptal olmak gerekiyor herhalde…
GELDİĞİN YERİ UNUTMAMAK
15 Eyl 2010 1 Yorum
Hemen her gün günümüzün bir kısmında ekranlara bakmaktayız, ister televizyon olsun ister bilgisayar ekranı… Orada başka hayatlar görürüz ve çoğu zaman tanınmış isimlerin neler yaptıkları, nerelere gittikleri veya iş hayatlarındaki başarıları vs hakkında ister istemez bilgi sahibi oluruz. Fakat öyle veya böyle, insanları bugün bulundukları yerden görürüz. Birçoğunun geçmişinde neler yaşadığı veya nerelerden geldiği hakkında en ufak bir fikrimiz bile olmaz çoğu zaman. Peki ya, bu insanlar şu an bulundukları noktaya gökten inerek mi gelmiştir? Hayır, kesinlikle hayır!
Konumuz da bu ya, şu an hala dünya şampiyonası sebebiyle ekranlarda gördüğümüz 12 Dev Adam’ımızdan biri var ki, yakın zamanda kendi hayatıyla ilgili aktardığı küçük bir hikâyesiyle bize bu sorunun cevabının “Hayır” olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Hikâye kısaca şöyle ki;
Bu dev adam bir gün eşiyle birlikte İstanbul, Eminönü’nde tarihi bir gezi yaparken bağıra çağıra simit satan bir çocuk görür. Yaklaşır ve:
-Simitin kaça koç?
- 300 bin abi, çıtır çıtır..
- Tezgâhta kaç simit var?
- 70-80 tane herhalde…
- Hepsini alsam ne tutar?
- Seksen desek 24 milyon
- Al sana 30 milyon… Farzet ki hepsini aldım…
- Sağol abi… Sağol… Şeklinde bir konuşmadan sonra dev adam eşiyle birlikte yoluna devam eder. Fakat eşi biraz kızgın olarak, niçin simit almamasına rağmen o parayı çocuğa verdiğini sorar. İlk önce söylemek istemese de eşinin ısrarı üzerine şöyle der:
- Tablanın kenarı dikkatini çekti mi?
- Hayır
- Baksan görecektin. Tahtaya bir isim kazınmıştı.
- Nasıl bir isim?
- Hidayet!
- Yoksa?
- Evet, o tezgâh eskiden benimdi!
Evet, bu dev adam Hidayet Türkoğlu’nun ta kendisi! Hâlbuki bizler onu şu an ekranlarda, spor salonlarında oynarken görüyoruz. Belki de zengin diyoruz, herkes onu tanıyor diyoruz. Fakat görmeliyiz ki, küçük bir simitçi çalışarak, çabalayarak, uğraş vererek öyle bir yere gelmiş ki, bugün kendinden Dev Adam diye bahsettiriyor. Üstelik buralara nasıl geldiğini unutmayarak, eskiden kendisi gibi olan o küçük simitçi çocuğa bu güzelliği yapıyor.
Ne hoş değil mi? …
MÜSLÜMAN SAATİ VE SEHER VAKTİ
26 Ağu 2010 Yorum yapın
in Düşünelim!..
Ahmet Haşim, “Müslüman Saati” başlıklı yazısında bizim zaman’ımızı ve günümüzü saate bağlı olarak ne güzel anlatır.
Bir kere kuşluk vakti vardır. Sabah ile öğlenin arasını ayıran, günün gençlik çağı olan kuşluk vakti. Öğle, daha çok açlık duygusuna bağlı olarak şimdilik yaşayan bir zaman ayıracıdır, ama ikindi öyle mi? Vakti esasen belirsiz olan, kaçırılmaması için özel ve hatta sezgisel bir dikkat gerektiren dingin ikindi vakti şimdi nerededir?
Güneşin batmasından sonra bizim insanımız biteviye bir anlamsızlık karanlığına gömülmezdi. Çünkü yatsı vardı.Evlerin ışıklarının açık bırakılması ve avluların çıra ile veya seyyar lambalarla aydınlatılması yatsıyı beklemenin gereği olarak ilk kez Müslüman evlerinde başlamıştır. Şehirlerin ve sokakların aydınlatılması da öyledir. Gayrimüslimlerin karanlık çöktükten sonra yaşama, ibadet etme veya misafirliğe gitme gibi alışkanlıkları yoktu. Tanzimattan sonra gavura gavur demek yasaklandığından “Gün Battı, Gavur Yattı” sözü kullanımdan düşmüş ama “Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar” sözü(-ki bugün anlam kaymasına uğramıştır) böyle doğmuştur.
Müslüman görünmek isteyen kimse akşamları yattığı halde yalanı açığa çıkmasın, yani yatsıyı kılmadan yattığı belli olmasın diye o vakte kadar mumunu yanık tutmaktadır. Zira, sabah ve yatsı namazını sürekli kılmamak, münafıklık belirtilerinden sayılıyordu.
Günün en incelikli bölümlere ayrıldığı vakit sabah vaktidir ve seher, sabahın altın çağıdır. Mustasavvıf aşıkların şiir ve türkülerinde zikir teması ve ona bağlı olarak seher vakti sıkça kullanılmıştır. Allah(CC)’ı anma, içten ve samimi olarak Allah(CC)’ı anış denilebilecek zikir, dar anlamda namaz için de kullanılmıştır.Hatta müminin miracı olduğu bildirilen namaz en büyük zikir sayılmıştır. Daha geniş anlamda ise Allah(CC)’ı bütün isimleriyle anma ve tefekkür etme anlamındadır. Zikir tefekküre ve aydınlanmaya açılan bir kapıdır.Zikreden kul, dünyalıktan uzak, bağımsız ve özgür olur.
Seher vakti, her tür zikir için ideal zaman sayılmıştır. Bu yüzden seher, zikri ve zikir kelimesiyle anlatılan ibadetin anlamını da bir yan anlam bir çağrışım olarak bünyesine almıştır. Muharrem Ertaş (-ki Neşet Ertaş’ın babasıdır) meşhur ettiği
Seher vakti çaldım yarin kapusun
Baktım yarin kapuları sürmeli
Diye başlayan türkü, aşkta makamı yüksek olanların türküsüdür. Türkü, seher vaktinde sevgilinin otağında buluşma simgeselliği üzerine kuruludur.Ancak bir mürşid-i kâmil, mana aleminin bir büyük sultanı ile rabıtanın sarhoşluğunu anlatan tasavvufi bir türküdür.Sultan, Peygamber Efendimiz (SAV) olabileceği gibi Hacı Bektaş-ı Veli, Hz Ali de olabilir.
Hayli uzun bir yazı konusudur aslında bu husus…Kısa kesmek evladır diyerek son veriyorum…
PS: Şaban ABAK’a teşekkürler…
ALAMAN HIYARLARI, İNCİLUZ SALATALIKLARI…
27 Haz 2010 Yorum yapın
in Düşünelim!..
Onbeş gündür tüm Dünya TV lerin başında futbolun en çekici turnuvası için hop oturup hop kalkıyorlar ya…Keşke Türkiye ekibi de orada olsaydı …
Futbol, maç esnasında ne zaman nasıl bir pozisyon olacağı kestirilemediği içindir ki; bu durumun yarattığı heyecan nedeniyle hemen hemen tüm Dünya’da önde gelen spordur. Bir bakmışsın ekip birkaç farkla önde iken, bir de bakıyorsun birkaç dakika içinde şipşak geriye düşmüş olabiliyor. Maç esnasında düşüp kalkmaktan bitap olmuş ve yuhalanmış bir oyuncu bir bakıyorsunuz ki dirilmiş; peş peşe rakip fileleri bir iki kez havalandırmış olsun…Tüm hataları sıfıra indiği gibi bir anda kahraman olup çıkabiliyor…
İnsan yaşamı da bir çeşit futbol müsabakası gibidir. Belli bir seviyeye gelmiş kişi, şahlanmışcasına rakip kaleyi topa tutup alkışları ve doğal sonucu olarak yarattığı ekonomik kazanımlarını, bir bakmışsın küçücük bir düşüncesizlik veya dalgınlık sonucu tümden yitirmiş olabiliyor.
Halit KIVANÇ üstat, bu durumu gayet güzel tanımlamıştır…TOP YUVARLAKTIR ibaresi her şeyi anlatmaya yeter ..90 ların sonlarında Fransa Kupasında bir mahalle ekibi finale kadar yükselmiş, final maçını yayınlayabilmek için tüm ülkelerin TV leri kesenin ağzını iyice açmıştı diye hatırlıyorum… Bir şehir Devlet’in ekibinin koca ülkenin ulusal takımını nasıl rezil ettiğini de keza TV de izlediğimi de…Müsabakadan önce rezil olan devletin spor basınının yazdığı ile maç sonucu yazdıklarının arasındaki tezatı hatırladıkça halen gülesim gelir…
Sanırım 1990 Dünya Kupası sırasında futbol otoriteleri Kamerun ekibinin gösterdiği performansa dayanıp; “AFRİKA’DAN BİR DÜNYA ŞAMPİYONUNUN ÇIKMASI YAKINDIR” iddiasını ortaya atmışlar ama bugüne kadar gerçekleşmemişti. Turnuvanın Güney Afrika evsahipliğinde yapılmasına rağmen bu sefer de gerçekleşemeyeceği, çünkü şu ana kadar biri dışındaki tüm Afrika ekiplerinin elendiği görülüyor…
Turnuvaya devam eden ekibin oyuncularının hemen tamamının on yıl kadar önce futbol açısından ileri ülkelere eğitim amaçlı gönderilmiş, o ülkelerin kalburüstü takımlarında oynayarak yetişmiş olduklarını düşününce, ve turnuvada gösterdikleri tekniğe dayalı akıl dolu performansı görünce kendi adıma “GALİBA BU SEFER OLACAK…NEDEN OLMASIN!…” diyorum.
Bahsettiğim bu ülke GANA… Ekonomisini iyi bilmem ama gayet güzel ve akıllı futbol oynadıklarını görüyorum TV başında izlerken…Umarım Latin Futbolunun önde gelen temsilcisi URUGUAY’ı çeyrek finalde elerler…Eğer bu gerçekleşirse, eminim en azından final oynayacaklardır…Bu durumda sürprize hazırlıklı olalım diyorum.
Yazımın başlığının nedeni ise şu:
Almanya ekibi beleşten bulduğu ama güzel goller ile İngiltere ekibini sürklâse etti ya…Fizik güçe dayalı oynayan takımların gücü bir noktaya kadardır…Kendini yükseklerde gören burnu havadaki ekibin A ise sofrada yenilmeye hazır eciş bücüş salata olacağıdır.
DİZİLER VE ÜTOPYA
30 May 2010 Yorum yapın
in Düşünelim!..
Deliyürek dizisinin küçük kızımın ısrarı ile sanırım ilk sezonunun son bölümlerinin birini izlediğim zamana kadar dizilerle aram olmamıştı. Sadece diziler mi? Naklen maç yayınları dışında TV nin karşısına bile geçmezdim genellikle.Bir de; Oscar kazanacak kadar sanatsal veya herkes tarafından övülen birkaç filmi sinemada izlediğimi anımsıyorum.
Dizi merakım 2003 başlarında, şartlar gereği hayatımı idame ettirdiğim Adapazarı’nın bir belde/köyünde ikamet ettiğim yerde, ancak çubuk anten vasıtasıyla izleyebildiğim cnbc-e kanalındaki 24 dizisini farkettiğim zaman başladı denebilir. Farkettiğimde dizinin pazar akşamları GSM operatörlerinin birinin sponsörlüğünde 4 bölüm birden ve reklamsız göstermesi tetikleyici etki yapmıştı sanırım. Yine o sıralarda Kurtlar Vadisi‘nin SHOW TV’de yayınlanan ilk orijinal bölümlerini de kaçırmamaya çalışıyordum. Bu dizileri izleyenler farkettiler mi bilmem!…Benzer konular ama zıt karakterli başrol oyuncuları ile birbirlerini tamamlayan, daha doğrusu yarışan dizilerdi bunlar.
2000 başlarında ABD Başkanı’nın zencilerden birisi olacağını söyleseler, bıyık altından gülünür; “Neden olmasın? Şubat ayı 30 gün olduğu zaman belki ABD Başkanı zenci olur!…” denilerek dalga geçilirdi. İzlemeye başladığımda ise dizide bir zenci Senatör Başkan olmaya çalışıyor ve dizinin ikinci sezonunda ABD Başkanı olarak arz-ı endam ediyordu. Sonraki sezonlardan birinde ise Başkan kadın olarak karşımıza çıkıyordu. Hillary Clinton‘un o bölümler yayınlandıktan çok sonra aday olduğu gözönüne getirirsekek…Dizinin son iki sezonunda Başkan bir kadın olarak görünüyor. BİLİMKURGU tabir edilen ütopik fikirler bazen gerçekleşir bazen gerçekleşmez derler ya…Bugün ABD Başkanı bir zenci olduğuna göre…
Son zamanlarda, Klasik Türk roman ve hikâyelerinin eskilerde çekilen filmlerinin günün şartlarına adapte edilerek değişk senaryolarla dizi haline getirilmesi dikkat çekiyor. 1920 lerde yaşanmış bir olayı anlatan bir roman günümüze adapte edip dizi haline getirildiği zaman, haberim olursa ilk birkaç bölümü izlemeye çalışıyorum. Faytonlar, At Arabalarından bahseden romanı eğer okumuşsam(-ki genelde öyledir) izlemeye başladığım zaman ise şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Roman kişilikleri ayni isimlerle ve davranışlarla karşıma çıkıyor ama altlarında son model arabalar, ellerinin altında Laptop veya masaüstü bilgisayarlar, hemen her sahnede cep telefonuyla görüşmeler!… Romanda birkaç paragrafla anlatılmaya çalışılan romantik durumların dizilerde dakikalar süren yatak sahneleri halini alması…
Kimbilir!… Belki üşenmem ve bir senaryo kaleme alırım…Bu senaryo da Halkın seçtiği ama Atatürk benzeri yetkilerle donatılmış bir TC Başkanı ile onun çevresinde olanları, TC nin Dünya’nın önde gelen ülkelerinden biri olarak gösterip, olağanüstü bir kahraman kişilik yaratarak PKK gibi, TİKKO, İBDA-C gibi terörist ve radikal örgütleri çökertir, halkın huzur ve refah içinde yaşadığını gösteririm.
Neden olmasın?…”İNSAN HAYÂL ETTİĞİ MÜDDETÇE YAŞARMIŞ” ya…
BUGÜN 23 NİSAN
23 Nis 2010 Yorum yapın
Tarihsel bakımdan günün önemi, yedi düvel tabir edilen devletler tarafından parçalanılmak istenen Türkiye’nin; bağrından çıkan akl-ı selim sahibi kişilerin bir araya gelerek, yeni bir devletin ilk adımlarının atılması olarak tanımlanabilen bir gün olmasıdır.
Tarihi anlatacak değilim, çünkü; 7-8 yaşına gelen her Türk çocuğu günün önemini ve ne anlam ifade ettiğini öğrenmiş olur. Biraz daha bilgi geliştirerek de Kurtuluş Savaşını öğrenir. Uzun yıllar boyunca Ulusal Egemenlik Bayramı olarak kutlanan bu gün, 30 küsur senedir ismine Çocuk Bayramı ilavesiyle kutlanıp, bu bakımdan Dünya’da ilk ve tek olarak dikkati çeker.
Günün kutlanması esnasında herkesin bildiği üzere Devlet Erkanı sembolik bile olsa makamlarını bir günlüğüne çocuklara devreder…İstenir ki, çocuklar büyüdükleri zaman bu makamlara gelmek için uğraşsınlar, bunun için hevesli ve gayretli olsunlar. Ne ulvi bir düşüncedir!…Devletine yararlı bir fert olmak düşüncesini AĞAÇ YAŞ İKEN EĞİLİR Atasözü’ne uygun olarak çocuklara aşılamak… Takdir etmemek için aklı kıt olmak gerekir.
Ancak, son günlerde olagelen bazı olayları gördükçe, bu ulvi düşünceye oldukça ters davranış ve tutumlarla karşılaştığımız ortaya çıkmaktadır. Bir yanda devleti içten içe oymaya çalışan birtakım karanlık ve densiz güruhlar…Diğer yanda, kısır politik emeller uğruna yapılan veya yapılmak istenen, günün şartlarına uygun değişimleri baltalamak isteyen dar kafalı ve ne idüğü belirsiz siyasetçi tipleri. Çocuklar, örnek alacakları veya daha doğru bir deyişle örnek almaları gereken büyüklerinin yaptığı olumsuz davranışları, ileri teknolojik olanaklar sayesinde gördükçe gelecekleri ve emelleri hakkında şüpheye düşmezlerde ne olur!…
AKLIN YOLU BİRDİR düşüncesiyle, çocuklarımızın bu mutlu gününde onlara örnek olabilecek tutum ve davranışlar içinde olunabilse…”Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan…” deyimine uygun olanaklar yaratılarak yılın her gününün bir 23 Nisan olabilmesi sağlanabilse..
Geleceğin temeli çocuklardır, başkaları değil…Önemli olan,bu çocukları gereğince yetiştirebilmek ve vatan – millet sevgisini iyi hasletlere tanık olmalarını sağlayarak temin edebilmektir…
POTANSİYEL SAHTEKÂRLAR
24 Şub 2010 Yorum yapın
in Öylesine...
Hemen herkesin bildiğini sandığım bir özdeyiş vardır;
“KÖPEK BİLE YEMEK YEDİĞİ KABI PİSLEMEZ”
Son zamanlarda olagelen olgulara baktığımda ise, yemek yediği kabı pisleyen birçok kişilikle karşı karşıya kaldığımı üzülerek ne kelime hayıflanarak görmekteyim.
Umarım bu yazımı da birileri üstlerine alınıp suç duyurusunda bulunarak değerli vaktimi yine çarçur etmezler. Çünkü geçen aylarda boşu boşuna vakit harcamak zorunda kaldığımı yazmıştım.
Bir devlet düşünün; tebaasının rahat yaşaması için gerekli teknolojik ve sınai yatırımlar için yırtınsın, bunu yaparken tebaanın enflasyon belasıyla karşı karşıya kalmaması için gerekli ekonomik tedbirleri alıp uygulamaya çalışsın. Sosyal Devlet tanımına uygun hareket etmeye ve hiçbir tebaasının açlıktan ölmemesini sağlamaya uğraşsın. Hangi nedenle olursa olsun fakirlikle karşı karşıya kalanlara elinden gelen tüm mali ve sosyal yardımları yapmaya gayret etsin.
Bir devlet düşünün; güvenliği için gerekli tedbirleri almak amacıyla bütün giderlerini karşılayarak, en mükemmel çağdaş eğitimi verip asker eğitsin ve bunlar için en iyi mali şartları sağlasın. Subaylarına lojman, eratına rahat yaşamaları için her türlü imkânın sağlandığı kışlalar kursun. Sivil güvenlik için polis teşkilatını en mükemmel donanımlarla donatsın. Görevlerini yaparken rahat etmeleri için gerekli tüm yasal ve sosyal tedbirleri almaya çalışsın.
Bir devlet düşünün; ihtiyaç duyulan sahalarda bilim adamları yetiştirebilmek için tüm imkânlarını seferber etsin. Onların yurt içi ve dışında en iyi şekilde eğitim almaları için yırtınsın. Tahsilleri tamamlanınca da devletin mali ve teknolojik imkanlarını önlerine serip yeni gelişmelere önayak olmaları için uğraşsın.
Bir devlet düşünün; tebaasının devletle ilgili işleri için yerel yönetim teşkilatını güçlendirip hizmetin vatandaşın ayağına gelmesi için tüm imkânlarını zorlasın.
Bu devlete yapılacak en büyük kötülük şunlar değil midir:
–Aldığı ve alacağı ekonomik tedbirlerin birilerinin çıkarlarına ters olması nedeniyle sürekli baltalanmaya çalışılması…
–Binbir güçlükle yetiştirdiği asker ve polisin birilerinin kış kışlaması nedeniyle devletin temeline dinamit koyacak hal ve hareketlere kalkışması…
–Bilim adamı olsunlar diye uğraştığı kişilerin çoğunluğunun sözleri ve yazılarıyla milletin kafasını karıştırıp, devlete düşman ve bölücülük gibi olgulara alet olmaya çalışması…
–Yerel yönetimlerde kişisel çıkarların devletin ve halkın çıkarlarından üstün görülmeye, bunu gerçekleştirebilmek için her türlü sahtekârlığın yapılmasından çekinilmemesi..(-nüfus sahtekârlığı, yetkiyi kötüye kullanma, rüşvet, irtikap v.b)
Bütün bunlar sadece ama sadece tek bir olguya işaret etmektedir. Bunları yapanlar, yapılmasına önayak olanlar, yapılması için bilerek veya bilmeyerek kullanılan tüm kişilikler POTANSİYEL SAHTEKÂR tanımına girmektedirler.
Yazık, çok yazık!….
İKTİDAR HIRSI
29 Oca 2010 1 Yorum
in Düşünelim!..
Siteyi takip edenler anlamışlardır…Yazdığım yazının içeriğine değinen siyasi kararlar haricinde siyasete bulaşmamaya çalıştım. Ancak, güncel gelişmeler; ortalığı bulandıracak komplo teorisi kokan durumlar, birilerinin bu kaos ortamı benzeri olgulardan medet ummaları ve siyasi rant peşinde koşmaları…Hem bu hususa değinmeme, hem de bağlarımı kopardığım siyasetle ilgili bu yazıyı yazmama çanak tuttu.
Türkiye’de 14 Mayıs 1950 de yapılan seçimler ile işbaşına gelen Demokrat Parti iktidarı ve sonunda nasıl alaşağı edilerek birinci kaos döneminin, 1965 te işbaşına gelen Adalet Partisi iktidarının 12 Mart muhtırası ve akabinde 12 Eylül darbeleri ile ikinci ve üçüncü kaos dönemlerinin yaratıldığını…28 Şubat muhtırası ile de iktidarın nasıl el değiştirdiğini konuyla ilgisi olan herkes bilir. Bu olguları irdelerken öncelik içteki iktidar hırsı sahiplerinin orduyu kışkırtmaları ve işbirliği yapmaları, ortamı gerecek söylem ve eylemlere kalkışmaları aleni olarak ortadadır.
Basit bir örnekle açıklayayım;
İki kardeş bir şirket kurarak sanayi ve ticaret hayatına atılır. Biri maddi olarak, diğeri beyinsel ve emek olarak ilk başlarda başarılı olur ve şirketi büyütürler. Maddi gücü olan kardeş, hiç gereği yokken ve gücüne güvenerek diğerini pasif duruma düşürüp işi profesyonele havale etmeyi düşünür ve uygular. Ancak, görevlendirilen kişi memur zihniyetine haiz ve şirketin faaliyet alanı ile ilgili hiçbir tecrübesi olmayan biridir. Doğal olarak kısa zamanda şirket zarar etmeye başladığında güçlü kardeş işi tamamen diğerine bırakıp aradan sıyrılır. Yönetimi eline alan, teknik ve mali yönden işi bilen, ancak sermayesi olmayan kardeş elinden geleni yaptığı halde, sermayesizlikten ihalelere giremez ve iş alamaz duruma düşer. Sonuçta, kör topal yürütülen ve emek harcanan şirket, iflas etmemek için kapatılmak zorunda kalınır. Asıl kaybeden, emeği ve beyni olan kardeştir. Diğerine bir şey olmaz ve o yoluna devam eder ama öteki birçok gaile ve zorlukla baş etmeye, hayatını yeniden kurmaya çalışır. Başarılı olur, olmaz o ayrı konudur…
Örneği genellemeye çalıştığımızda, Türkiye’deki iktidar hırsı sahibi ama yönetimsel araçlardan bihaber güruhun yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Parti veya şahıs ismi vermeye gerek yoktur. Bu güruh, iktidarı ele geçireyim de nasıl olursa olsun düşüncesindedir. Kendi çıkarları için orduyu kışkırtarak, şer güçleri ile işbirliği yapıp kaos ortamı yaratarak işbaşına gelmeyi mübah görürler. Muhalefette iken hiçbir şekilde yapıcı davranmazlar, “Kardeşim, kazın ayağı öyle değildir. Bu iş o şekilde değil bu şekilde yapılır” demez, sadece ve sadece alınan kararlara, yapılan işlere muhalefet etmeyi marifet sanırlar…Bunun için ellerinde bir koz her zaman hazırdır. Atatürkçülük kozunu oynarlar ama bilmezler ki Mustafa Kemal yaşasaydı ve bunların yaptıklarına şahit olsaydı ilk olarak darağacına göndereceği kişiler sadece ama sadece kendileri olacaktı.
Yeri gelmişken değineyim. İngiliz Oyunu olarak adlandırılan bir siyasi durum vardır. Kökeni İngiliz’lerin tarihi iktidar hırsına dayanır. Kendi çıkarlarına ters gördüğü, büyüyüp tekerine çomak sokmasını istemediği olgular karşısında “BÖL VE YÖNET” taktiği uygulanır. Bu meyanda, ne zaman Türkiye ekonomik ve siyasi bakımdan şahlanmaya görsün, derhal birileri ele geçirilip ülkede kaos ortamı yaratılmaya çalışılır ve genelde muvaffak olunur.
Anlayana…



