DEĞERLİ ZİYARETÇİLERİM…
Mayıs 26, 2009 at 9:32 am | In Uncategorized | Leave a CommentYazılarımın tamamını http://www.oguzlu.com adresinden takip edebilirsiniz.
Teşekkürler…
ZAVALLILIK, HEM DE DANİSKASIYLA…
Nisan 24, 2009 at 5:57 pm | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
Bir önceki yazımda isim vermeden bir şahsı kıyasıya eleştirip, vakti zamanında yaptığı olumsuz davranışlarını ve yanlış hareketlerini belirtmiştim ya… Anlaşılan zülf-i yare iyice dokunmuşum ki bugün bazı olaylarla karşılaştım.
Kahvede oturmuş oyun seyrederken belediyenin bir Şoförü gelip beni çağırdıklarını söyledi. Sebebini sorduğumda da yazıdan bahsetti. Biraz lâflayıp binaya gittik. Siteyi açarken hışımla geldi malum şahıs ve uzattığım elimi bile sıkmadan açılmış olan sitedeki yazıyı gösterip bu ne dedi ve “Kaldırın şunu masadan!…” deyip sayfanın çıktısını alarak “Seni mahkemeye vereceğim” dedi.
Böyle kuru sıkı tehditler vız gelir haliyle…
Neyse, kahveye dönüp biraz daha oyun seyredip birkaç kişiyle sohbet ettikten sonra kahvenin önündeki arabama atlayıp aşağı mahalledeki kahveye gittim ve arabayı park ettiğimde sağ arka lastiğin inik olduğunu gördüm. Meseleyi çaktım haliyle…Pompam olmadığı ve orda da bulamadığım için bir dostun yardımıyla stepneyi taktım ve biraz da orda lâflayıp eve gelerek yemeğimi ocağa koydum. BOZO ya yalını verdim ve elimi yıkayayım dedim…Vay canına sevgili okurlar…Bir tıssssss!….sesi ve su kesik….
Hemen duvar dibine göz attım, şebekeye bağlantı yerinin üstün körü kazılıp kapatıldığını fark ettim. Zaten saat 20.30 olduğundan karanlıkta komşunun kızının tuttuğu pilli elektrik ışığında kazdım…Vana bağlantısı tapa ile kapatılmış ve bağlantı borusu dirseğinden iptal edilmiş…Komşu kocakarıya sorduğumda su görevlisinin gelip çalıştıklarını gördüğünü söyledi tabii….
Belediyeye ne su borcum bulunuyor ne de herhangi bir vergi v.s borcu. Şimdi malum şahıs, “seni mahkemeye vereceğim” derken sanırım aklından geçirdiği “KİŞİSEL HAKLARA SALDIRI” meselesiydi ki, isim vermeden eleştirdiğim için kendi üstüne alınması zaten “YARASI OLAN GOCUNUR” özdeyişine uyuyor sanırım. O zaman, sözle tehdit edeceğine açsın davayı…Nasılsa yerim yurdum belli…Mahkemeye çıkıp kendimi savunmaktan da aciz değilim çok şükür!….
İyi de, bu yolu takip edip kozunu adalet yoluyla oynayacağına neden adamlarına emir verip arabamın lastiğinin havasını indiriyor? Neden suyumu kestiriyor?
İşteeee….ZAVALLILIK, HEM DE DANİSKASIYLA… derken bunu kastediyorum.
Fazla söze ne hacet!!!!!…..
İLAVETEN: Meğer adrese dayalı nüfus kayıt sistemiyle ilgili olarak, kaydımın beldede olmaması gerekçe gösterilerek kesildiğini söyledi malum şahıs ve kaydını yaptır açtırayım dedi. Abonelik adıma değil babam adına yapılmıştı. Bunu söylerken tehditvari konuşmasına binaen bir kez daha ZAVALLILIK….NE ZAVALLILIK AMA!….diyorum.(25.04.2009)
HERKES LÂYIĞINI BULUR
Mart 30, 2009 at 2:54 am | In Hayatın İçinden | 2 Comments
Malum, küçük bir belde/köy’de yaşıyorum. Burada doğdum ve Allah(CC)’ın izniyle yine burada toprağa gireceğim. Önceki yazılarımda da değindiğim gibi, adeta bir cennettir yaşadığım yer. Bunu, doğup büyüdüğüm yer olduğu için değil; gerçekte böyle olduğu için, yılın 4 mevsimi 12 ayında yeşilin her tonunun hakim olduğu bir yer olduğu için bilhassa vurguluyorum. Günün önemi nedeniyle seçimlere değinmem kaçınılmazdır haliyle.
Aslında burada doğan veya başka yerlerde doğduğu halde kütük kaydı beldede olan insan sayısı 6500 civarındadır. 1990 nüfus sayımında köyde ikamet edenler 2064 çıktığı zaman, başta babam olmak üzere herkesin küçükte olsa katkılarıyla, daha iyi hizmet alabilmek, modernleşebilmek için belediye kurulması için uğraşıldı ve 1992 de bu gerçekleşti.
Babamın Ankara’daki dükkânında şahit olduğum bir görüşmenin sonucunda, siyasi görüş açısından ilgili olmadıkları halde köyün sözü geçen iki kişisinin desteği sonucu bir şahıs başkan seçildi. Bu şahıs başta köyün ihtiyacı olan birtakım hizmetlerin öncelikle gerçekleştirilmesi sonucu takip eden ilk seçimde de devam ettirdi reisliğini. Ancak ikinci döneminde hizmet yapacağına küpünü doldurmayı tercih etti. İşçilerin SSK primlerini ödemediği halde ödenmiş gibi göstermek, çok uygun bir yerde, köylülerce yapımı gerçekleştirilmiş ancak yarım kalmış 5 katlı bir binayı tamamlamak yerine yeni bir bina yapılmasına karar çıkarttı ve bu bina İller Bankası Kredisiyle yapıldığı için yıllarca belediyenin sırtında kamçı olarak kaldı. Kadirbilmezliği, nankörlükleri de cabası…Yapımı sırasında dolaylı yoldan cebe indirdiğini en iyi kendisi bilir haliyle… Değinmeden geçemeyeceğim: Komşu bitişik köylerin daha iyi yaşam imkânlarına sahip olmak için belediyeye mahalle olarak katılma isteklerini de cebime para koyamam düşüncesi ile nasıl reddettiği de halen kulaktan kulağa dolaşıyor…
Bir önceki yazımda değindiğim belediye başkanı yıllarca onun bıraktığı pislikleri temizlemeye çalıştı. Ödenmeyen SSK primlerini ödedi ve bu sayede zamanı gelen personel biraz geç olsa bile emeklilik hakkını elde ettiler. Ancak, reis sağlığını öne sürerek tekrar aday olmadığı için yeni bir başkan seçimi gerekti haliyle ve malum kişi de o kadar yüzsüzlüğü, bu kadar ayyuka çıkmış hırsızlığı varken yine de aday oldu.
Elimden geldiğince izah ettim belde halkına…Ona oy vermeyin de kime verirseniz verin dedim ve yaptıklarını hatırlattım tekrar tekrar. Ancak, hem küçük bir yer olduğu için hısım-akraba desteği, hem de vakti zamanında ona destek olmuş çıkarcı kişiliklerin de çabasıyla, az bir farkla da olsa maalesef yine seçilmiş durumda şu an..
Görünen o ki, personel artık maaşını alamayacak, adrese dayalı nüfus kayıt sistemi sonucu 2000 kişiye göre devlet desteği olacağı ve belediyenin gelir getirecek yatırımları bulunmadığı için, halkın baskısı nedeniyle yapılması elzem olan hizmetleri yapabilmek için yine borçlanma yoluna sapacağından işler daha da sarpa saracak ve hiçbir hizmet yapılamaz duruma gelinecek. Bu da; belediyenin kuruluş amacına tamamen aykırı olacağına göre!…
Vah zavallı belde halkım!…Yazımın başlığı boşuna öyle seçilmedi ki…
.
OĞUZ MUHTARI
Mart 9, 2009 at 8:10 pm | In Hayatın İçinden, Sevdiklerim | Leave a Comment
OĞUZ MUHTARI
Nüfus kağıdında 1950 doğumlu olduğu yazar. Kendi ifadesine göre ise 1948 doğumludur. Büyük oğlunun 1967 li olduğu ve 18 yaşında evlendiğini söylediğine göre gerçeği de budur.
Beşikdüzü Öğretmen Lisesini bitirmiş, birkaç yıl değişik yerlerde öğretmenlik yaptıktan sonra 1970 yılından itibaren emekli olduğu 1996 yılına kadar köyünde sınıf öğretmenliği yapmıştır. Öğretmenlik ile birlikte arıcılığa da gönül vermiş, uzun yıllar arı kovanlarıyla boğuşmuş olup, halen de bu hobisini sürdürmektedir.
4 oğlu 1 kızı vardır. Büyük oğlu İnşaat Teknikeri olup, Reisliği döneminde sağ kolu olarak çalışmıştır. Şimdi ise Karadeniz Üniversitesinde teknik eleman olarak çalışmaktadır. 2 oğlu ise Polis Memurudurlar. Kızı Orman Bakanlığı’nda memur olarak çalışmakta olup, küçük oğlu hayata henüz adım atmış durumdadır.
1999 yılında Belediye Başkanı seçilmiştir. 2004 seçimlerinde de güvenoyunu devam ettirmiştir. İlk döneminde önceki başkan zamanından kalan borçları ödeyebilmek ve idame giderlerini karşılayabilmek için herhangi bir dişe dokunur hizmet projesi uygulamamıştır. Bu döneminde sadece ilçeyi beldeye bağlayan yolun asfaltlanması (-ki rivayet muhteliftir. Aslında bu hizmeti milletvekili Orhan BIÇAKÇIOĞLU’nun yaptığı söylenir) ve asıl yapılması gereken yerde değil de “Ne yapayım, 1500 m isale hattı gerektiriyordu da ondan burada yapıyoruz.” dediği bir su sondajı ile belde halkının su ihtiyacını sağlama alması işi göze batar. Belediyenin eski borçlarını ödeyebilmek ve personel ücretleri ile idame giderlerini karşılayabilmek için belde nüfusunun 2000 sayımlarında sahtekârlık denilebilecek şekilde 5100 küsur olarak sayılıp itiraz üzerine 3708 e düşürülmesi ve bu nüfus sayısı üzerinden alınan bütçe ödeneği dışında Belediye’ye gelir akışı sağlayabilecek herhangi bir yatırım yapmamış olması ise eksisidir ve halen de sırıtır. İkinci döneminde ise belde içi ana yolları parke taşı ile kaplamak, su sistemini düzenlemek, bazı bölümlerde kanalizasyon yapmak gibi rutin çalışmalar yaptırmıştır.
Kişilik olarak dürüst biri olduğu kesindir. Önceki başkanın aksine herhangi bir yolsuzluğa izin vermemiş, şahsi zenginliğini arttırabilecek herhangi bir yola tevessül etmemiştir. Muhalif olsun, taraftarı olsun istisnasız bütün belde halkınca sevilir ve saygı görür.
Olumsuz yönü yok mudur? Vardır tabii. Hiçbir insan sütten çıkmış ak kaşık olmadığına göre , o’nun da menfi yönleri vardır tabii ki. Bunlardan biri ve en önemli olanı nedir bence bilir misiniz? Her zaman ve her halûkârda “24 saat görevimin başındayım” der. Der demesine de, belediyenin rutin işleri için belde dışında bulunduğu zamanlar haricinde vaktini kahvede batak veya hoşgin oynayarak geçirir genellikle. Bu özelliği Kadırga Yaylasında bulunduğu zamanlarda da geçerlidir. Bir de rakı düşkünlüğünü sayabiliriz de; bereket bu düşkünlük sadece belirli zamanlarda geçerlidir. Meselâ yaylada iken veya ayyaş(!!!…)dostlarıyla birlikte bulunduğu zamanlarda… Olsun, o kadarcık kusur kadı kızında da bulunurmuş ya…
Kim bu Oğuz Muhtarı dediğin kişi diyeceksiniz tabi…Beşikdüzü/Türkeli Belediye Başkanı Hasan Hüseyin ALGAN’dan bahsediyorum.
Menfi yönleriyle de müspet yönleriyle de seni seviyoruz Kemal Hoca…Yaptığın veya yapmak isteyip de yapamadığın ne gibi işler varsa artık gerilerde kaldı…Adınız bakî kalan bu beldede anılarda bile olsa yaşayıp duracaktır…
SAĞOLASIN KEMAL HOCA!…
ORTADOĞU, PETROL, EL KAİDE VE A.B.D
Ocak 29, 2009 at 3:39 pm | In Öylesine... | Leave a CommentAmerika Sovyetlerin gücünü ve yayılmasını zaptetmeye çalışırken biz bundan fayda mı zarar mı gördük? Sosyalist zihniyetli insanlarımız büyük ihtimal Türkiye’nin Sovyet istilası ile Sovyetler Birliğine dahil olmasını arzuladıkları için tabi ki Amerika’nın Sovyetlere karşı olan mücadelesi ve Türkiye dahil Sovyet işgali tehdidine yakın ülkelere askeri ve ekonomik yardımlar yapmasını kötü bir şey olarak görebilirler.
Ama Sovyet işgalini ve komünizmi tehlike gören insanlarımız için Amerika bize dost muydu düşman mı?
Ve günümüze bakalım. Bugün Amerika’nın savaşı El Kaide ile. Afganistan ve Irak işgalleri bu savaşın aşamaları. Her ne kadar insanlar Irak savaşının petrol için olduğunu söylese de Amerika’nın Irak petrolünü zaptetmek ve kendine almak gibi bir politikası yok ve bunu zaten dünyanın gözü önünde yapamaz. Irak petrolünü kendi satacak tabi ki ama Amerikan teknolojisi ile üretimlerini artırmaları sonucu dünya petrol fiyatlarının düşmesinin tabi ki Amerika’ya ve petrol ithal eden tüm ülkelere (Türkiye dahil) yarayacağı açık. Ama Irak savaşının sebebi bu değil. Bu sadece ek bir kazanım olur.
Şimdi El Kaideyle savaşılmadığı zaman ne olur onu görelim.
El Kaide bütün Arap ülkelerinin yönetimlerini devirip İslamcı yönetimler kurmak istiyor. Suudiler ne kadar muhafazakar olsalar da Amerikalılarla canciğer kuzu sarması olmaları, aynı şekilde körfez Şeyhliklerinin de keza Suudiler gibi olması, ve Mısır’ın, Suriye’nin, (eski) Irak’ın v.s. laik olmaları. El Kaide çekemiyor. Kökten dinci bu insanlar devrim yapmak istiyor.
Nihai amaçları ise Halifelik. Yani İslâm İmparatorluğu.
Tabii ki böyle bir şey olmaz ama oldu diyelim. Farzedelim ki El Kaide Arap gençlerini harekete geçirdi. (-ki Orta Doğu da müthiş bir potansiyel var ve devrimlerle istedikleri tarzda şeriat rejimlerini kurdular. Bunun Türkiye’ye yansıması olmayacak mı? Bizim şeriatçılar da bundan ateşlenip galeyana gelmeyecek mi? Orta Doğunun tüm değişen dengesi Türkiye’ye dokunmaz mı sizce?
Biz mal gibi Amerika’nın aslında bizle kafayı bozmuş olduğunu, bizi yoketmek için PKK yı kullandığını, ve Orta Doğudaki “amaçları” karşısında sadece TSK gibi bir güçle karşı karşıya oldukları gibi, megalomanyakça, gerçeklikten kopmuş hezeyanlarımıza inanalım.
Amerika’nın Türkiye üzerinde hiçbir plânı yok. Bor madeni de değil… Boğazlar da değil… Bunlar kendimizi olduğumuzdan fazla önemli görme hezeyanımızın ifadeleri. Amerika’nın şu anda en büyük derdi El Kaidedir. Çünkü El Kaide Amerikalıları öldürmeye yemin etmiş insanlar olup devasa terör eylemleriyle Amerika’ya zarar vermeye çalışıyorlar ve kitle imha silahlarına da kavuşurlarsa tereddütsüz kullanırlar.
Biz de anlamalıyız ki El Kaide bizim de düşmanımızdır. El Kaide Türkiye’de saldırılar düzenledi bile. O hücreler yakalansa da Türkiye de binlerce El Kaide sempatizanı olduğu kesin.
El Kaide eğer Orta Doğu da amaçlarına ulaşırsa Türkiye’nin de iç dengeleri bozulacaktır.
Dostumuzu düşmanımızı seçerken biraz dünyaya daha gerçekçi bakalım. Cahilce efsanelere ve hezeyanlara kapılmayalım…
İLAÇLAMA, GÜBRELEME VE İÇME SUYU
Aralık 13, 2008 at 11:14 am | In Düşünelim!.. | Leave a CommentKimyasal destekli fındık tarımı yüzünden kuşlar ve kurbağalar yörede çok azaldı… Aflotoksin oluşumu hızlandı ve fındık ihracatı düşüyor… İçme suları ve dere suları kirlendi.. Karadeniz’de ticari balık çeşitliliği tarım kimyasallarının kullanılmaya başladığı 1965 yılından 1995′e kadar 23 tür 5 türe düşmüştür…Derelerde son yıllarda bahçe ilaçlama dönemlerinde toplu balık ölümleri oluyor..
Vertilcillum Lecanii mantarının türü tehlikede, Bu mantar türü koşnilin oluşumunu engellediği için yörede koşnil zararlısı arttı ve topraklarımıza fındık kurdundan sonra şimdi koşnil içinde zehir atılıyor…Halk kendini çaresiz hissediyor, yörede artan kanser vak’aları kimyasalların yoğun kullanımına bağlanıyor. Arıcılık yapanlar fındık ilaçlama dönemi başladığında ili terk etmek zorunda kalıyorlar..Gezginci arıcılık yapamayanlar fındık ilaçlama dönemlerinde arılarının ölmelerine engel olamıyorlar…
Bu saydıklarıma ilaveten en önemli olan husus ise tarım ilaçları ve gübrelemenin içme suyuna etkisi. Yeraltının farklı derinliklerinde bulunan sular, buradaki değişik bileşimli kayaçlarla sürekli temas halindedir .Kayaçların suda erime derecesine göre az ya da çok oranda erimiş madde yer altı suyuna karışır. İnsanların sağlıklı yaşamaları için kullanılan içme suyunun fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik özelliklerinin belli sınırlar içinde olması gerekir.
Gübreleme ve tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanılması sonucu, çoğu yerde içme suları insan sağlığını tehdit edecek duruma gelmiştir. Yağmur sularının toprağa nüfuzu ve geçirimsiz kayaçlara rastladığında basınç nedeniyle yüzeye çıkarak pınar denilen içme suyu kaynakları oluşturduğu malumdur. Bu kaynaklara yakın yerlerde yapılan bilinçsiz ilaçlama ve gübreleme sonucu sular bozulmakta, içine yoğun miktarda nitrat karışmaktadır. Nitrat ise, çoğunlukla mideden başlayan sorunlarla tüm vücudu tahrip eder. Kanserojen, sinir sistemini etkileyici hatta mutasyon oluşturucu etkileri saptanmıştır. Karadeniz insanının asabi yapıda olmasının nedeni sakın bu durum olmasın!…
Tarım silaçlarının püskürtülerek uygulanması sırasında bir kısmı evaporasyon ve dağılma nedeniyle kaybolurken, diğer kısmı bitki üzerinde ve toprak yüzeyinde kalmaktadır. Havaya karışan pestisit rüzgarlarla taşınabilir; yağmur, sis veya kar yağışıyla tekrar yeryüzüne dönebilir. Bu yolla hedef olmayan diğer organizma ve bitkilere ulaşan zararlı tarım ilacı bileşenleri bunlarda kalıntı ve toksisiteye neden olabilir, eğimli arazilerde yağmur suları nedeniyle yeraltındaki içme suyu kaynağına ulaşabilirler.Bu durum, Karadeniz Bölgesinde kuşların niçin yok denecek kadar azaldığını açıklar.
Bu nedenle pek çok Avrupa ülkesinde yeraltı suları koruma bölgelerinde azotlu gübreleme kısıtlanmaktadır. Yaşadığım yörede 2008 yılı için gübreleme yasağı getirilmesi sonucu kuşların sayısı gözle görülebilecek derecede artmaya başlamış, gübre kullanmamak nedeniyle de herhangi bir üretim kaybı gözlemlenmemiştir.
Yazımı, yüce yaratanın kitabından bir ayetle tamamlayayım. Tabii ki anlayana!…
Yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez…(A’raf – 31)
KURBAN VE ÇARPIKLIKLAR
Ekim 20, 2008 at 9:21 am | In Hayatın İçinden | 1 Comment
Kurban, kelime anlamıyla “yakınlaşma” demektir. Buradan hareketle kurban kesmek; Allah(C.C.)’a yakınlaşma gayesiyle, O’nun verdiği mallardan, kurban edilmesi mümkün olan birini, yine O’nun rızası için boğazlamak demektir.
Kurban kesmek ilk insanla beraber başlamıştır. Hz.Adem’in çocukları Allah için kurban kesmişlerdi ama birisinin niyeti halis olmadığı için onun kurbanı kabul edilmemiş, diğerinin ise kabul edildiği için bunu kıskanan kardeşi diğerini öldürmüştü. Maide -27 de Kuran-ı Kerim bunu nakleder.Buradan hareketle kurbanda asıl olanın Allah rızası için kesme olduğu anlaşılır.
Son zamanlarda dikkat ediyorum ve gözlemliyorum yaşadığım yerdeki gelenek ve görenekleri. İnsanlarının son yıllardaki tutumları ile çocukluğum zamanındaki gerçekleri kıyaslama imkânı da bulabiliyorum bu şekilde. Ve teessüf ederek belirteyim ki gidişattan hiç ama hiç memnun olduğumu söyleyemeyeceğim. Nasıl mı?…
Öteden beri dini hususlarda hurafelere karşı yersiz hayranlık olagelmektedir malumunuz. İnsanlar, işlerine nasıl geliyorsa öyle davranarak çoğu gerçeği ve uyulması gereken kuralları değiştirmekten kaçınmıyorlar. Meselâ; cenazeden sonra verilmesi adet olan ıskat verilmiyor. Cenazeyi takibeden hafta yapılan mevlid merasimini cenaze evinde değil genellikle Cuma günleri namazdan sonra camide düzenliyor ve yapılması gereken ikramı cemaate meyve suyu ve bisküvi ile geçiştiriyorlar. Doğrusu ise, bu çerezlere sarfedilen paranın ihtiyacı olanlara verilmesi değil midir? Cuma namazına gelen cemaat mevlid dinleyip karnını doyurmaya mı gelmiştir?
Bizzat yaşadım. Önceki yıllarda bir arkadaş iki hisse kurban keseceğini söylemiş ve “Yengemin emekli maaşı mı var?” diye sorduğumda, “Hayır, babasından kalan mal mülk var.” dediğinde bilgisizliğine yormuş, “Arkadaş, malın kurbanı olmaz, zekatı olur. Fakir Fukara Fonu veya Çocuk Esirgeme Kurumu’na makbuz karşılığı kurban bedeli kadar parayı ver, zekatınız olsun.” demiştim, ama arkadaş yine bildiğini okumuştu.
Kurbanın adabına aykırı olarak, sadece et yiyebilmek için, veya “Diğerleri kesiyor ben de keseyim…” mantığıyla; sonra vermek üzere veya temin ettiği borç parayla hisse alıp bir gramını bile dağıtmayıp dolabına kaldıranları da gördüm maalesef ve bunların çoğunlukta olduğunu da…Nerede kaldı üçte birini kesemeyenlere, üçte birini konu komşuya kalanını kendine kuralı?
Bu mudur kurban kesmek!…
KESTANE KEBAP…
Ekim 12, 2008 at 1:17 am | In Bak Şu İşe!... | Leave a Comment
Kış aylarının habercisi, “Kestane kebap, yemesi sevap” dedirten; haşlanmış olanı insanın bağrını göçürten muhteşem meyve…
Bu sene ağaçlarda bol miktarda kestane mevcut…Yağmurlardan fırsat bulabilirsem yanıma BOZO’ yu alıp ütük’e çıkıyorum bugünlerde. Çakalpırasalığı’ndaki dağ evimizin çevresinde ve futbol sahasının az ilerisindeki kestane ormanımızın çevresinde geziyorum ve yerlere dökülmüş kestane topaklarının içinden meyveları keyifle ayıklayıp mideye göçürüyorum. Ormanın içine girip toplamak ise bayağı zor…Ağaçların diplerinde yıllardır kesilmediği için bayağı palazlanan Orman Gülü dediğimiz ağaçlar var da… Tabii BOZO da alıştı beni yerken görünce. Topaktan kestaneyi ayıklar ayıklamaz hemen elime atlamaya çalışıyor, bir kısmının kabuklarını soyup veriyorum ve keyifle yiyor. 
Haaa!…”BOZO da kim?” diyeceksiniz şimdi. Zavallı köpeğim KESİK öldükten sonra edindiğim ve şu anda 5 aylık olduğu halde, boyu 75 cm i yüksekliği 55 cm i bulan safkan Kangal köpeğimdir. 
Talihli adamım desem doğru demiş olurum…Meyvenin her türlüsünün bol bol bulunduğu bir belde/köy de yaşıyorum ve sebepleniyorum haliyle. Yazıyı yazmamın sebebi ise kestanenin meyvesı değil, geçen aylarda Meclis’te hazırlanıp kabul edilen bir yasa ile Kızılağaç ve Kestane Ağaçlarının ormanlık alandan tardedilmeleriyle ilgili olarak Orman Mühendisleri bilmem nerenin bölge başkanı olan koca bir profesörün verdiği aşağıdaki yanlış bilgi:
Bu anlı şanlı prof’un verdiği bilgiye göre kestanelerin eko sistem içindeki yeri şöyle: “Orman alanları içinde küçük gruplar halinde ve dağınıktır. Bu ağaçlar aşılandığında daha fazla kestane verir. Bu ağaçlar kesilse de kullanılacakları bir yer yok. Kestane üretmek için kullanılır. Kestane ağaçları küçük gruplar halinde olduğu için ağaçlar kesilse de bu alanların bir değeri olmaz. Eğer bu ağaç rejim dışına çıkarılırsa, ormanın denetimi bütünlükten çıkar ve parça parça olur. Yani ormanlar delik deşik olur.”
Bunca yıldır gözlemlerim. Hiç te bu masa başı profesörün iddia ettiği gibi değildir. Kestane ağaçları belli bir çağa geldiklerinde kesilmezlerse, kestane virüsü denilen bir hastalığa yakalanıp ucundan kurumaya başlarlar ve bir yıla kalmadan tüm ağaç kurur, bu hastalık çevredeki ağaçlara da sirayet eder ve sonuçta…
Halbuki, kestane ağaçları olsun, kızılağaçlar olsun; kesildiklerinde eğer kökleri topraktan çıkarılmazsa bu kökler üzerinde kısa zamanda sürgün verirler ve eskisinden daha da çoğalır ağaçlar…. Ya kestane ağacından yapılan tahtaların dayanıklılığına ne demeli? Ortamda ne kadar nem olursa olsun, yağış miktarı ne kadar çok olursa olsun usulüne uygun olarak kesilen ağaçlardan yapılan tahtaların dayanıklılık ömrü asgari 70 – 80 senedir. Bu süre zarfında ne kurur ne de çürür. Bu bilindiği için Karadeniz’de çatı kirişleri ve ev iç döşeme tahtaları kestanedir.
Bari dinime söven Müslüman olsa…
BAYRAM, İMANSIZLAR VE MÜNAFIKLAR…
Eylül 30, 2008 at 8:19 pm | In Hayatın İçinden | Leave a Comment
Mübarek Ramazan Bayramınızı kutlar; mutluluk, sevgi, barış ve hoşgörü dolu günler dilerim.
Genelde müminler ay boyunca sıkıntı çekti…Ancak, ruhen temizlendikleri gibi; düzenli beslenme sebebiyle, bedenen de vücutlarında bir yıl boyunca birikmiş gereksiz toksinleri temizledikleri için sağlıklarına da yararlı oldu.
Tabii ki inanmayanlar, inandıkları halde inanmış görünenler; öyle veya böyle Oruç’u ya kötülediler ya da hakkında gereksiz bir sürü lâf ebeliği yaptılar haliyle. Yapsınlar…İnananlar için, sıkıntılar sonucu elde edilecek sevaplar yeterlidir. Malum…Türkiye’deki inanmayanlar veya din düşmanlığını marifet bilenler; yani Ateistler, kendileri çalıp kendileri söyledikleri bir forum sitesi açmışlar ve höykünüp duruyorlar sürekli olarak. Tabii ki, bu gibi gafillerin iddialarına gülünüp geçilir, dinimize ve temel değerlerine yaptıkları densizlikler lânetlenir; gerektiğinde zeki ve inanmış kişiler tarafından tefe alınırlar ve bunu da tamamen hak ederler şüphesiz… Şimdi de oradaki imanlı üyelerden biri tutmuş, güzel bir tartışma başlığı açmış…Bu başlığın ismi nedir biliyor musunuz? Forum yetkililerinden, gerçek adını nick olarak kullanan bir imansıza dokunup “HACI TARİKATINA BAĞIŞLAR BAŞLAMIŞTIR. DUYARLI ATEİSTLER KREDİ KARTLARINI GÖZDEN GEÇİRSİNLER. DÜNYA’NIN TEK GERÇEĞİ PARA”
Başlıkta değinilen ince husus aklımı kurcaladı; ve ister istemez bizzat yaşadığım bazı olguları aklıma getirdi… Öteden beri dinimizce kutsal bilinen bazı günlerde camilere giden müminlerin ellerini ceplerine atmaları istenir. Mevlid Günlerinde, Kadir Gecesinde ve Bayramlarda namaz sonrası bu husus iyice ayyuğa çıkar. Tabii, oplanan bu paraların nereye sarfedileceği hemen herkes tarafından bilinmektedir. Ancak, bazı açıkgöz kişiler bu durumu kötüye kullanmaktan çekinmemektedirler. Onlar için bu paralar extra gelir demektir.
Şöyle ki: Bilindiği üzere camilerin elektrik ve su giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır. Yani, faturalar hazırlanmakta ama tahsil edilmeden edilmiş gibi gösterilerek devlet giderleri arasında sayılmaktadır. Bu açıkgöz zevat ise, çoğu vatandaşımızın bilmediği bu hususu istismar edip paraları cukka etmekten çekinmemektedirler. Ayrıca, cami ve avlu için sarfedilmesi elzem olan giderleri de şişirmekten çekinmeyenler de gözlemlenmiştir.
İyi niyetli, gerçek müminler dışında kalan bu gibi kimseleri lânetlemekten başka ne yapılabilir? Dinimize söven, temel dini değerlere hakaret eden kâfirlerle bu kişiler arasındaki fark nedir?
KAHRAMANLIĞI KİMSELERE KAPTIRMAMAK
Ağustos 22, 2008 at 8:30 pm | In Hayatın İçinden | Leave a Comment
İnsanlar, yaşadıkça sürekli yeni şeylerle karşılaşıyorlar. Karşılaşılan durumlar ilginç olduğu kadar; yararlı da olabiliyor, zararlı da…
Her insanın bazı amaçları ve hedefleri vardır. Basitçe bugünlerde milyarlarca insanın TV başında izlediği olimpiyatları örnek verebilirim. Katılan sporcular ve ekiplerin tek amaçları vardır. Başarmak; daha yükseğe, daha uzağa, daha çabuk, daha güçlü…
Başarı, ekip işidir. BİR ELİN NESİ VAR…İKİ ELİN SESİ VAR atasözümüzü düşününce bunun doğruluğu kolayca ispatlanır. Bireysel olarak başarılı olmak tabii ki mümkündür, ancak bu durum sadece İSTİSNA KAİDEYİ BOZMAZ olarak tarif edilebilir. 100 ve 200 m de Dünya rekorları kırarak altın madalyalara ulaşan Jamaikalı Atlet Usain BOLT, TRT muhabirine ne diyordu?..”Başarımın sebebi çalışmak, daha çok çalışmak…Çalışmamın semeresini görüyorum işte!…” Ancak, Usain BOLT rekorlara ve madalyalara tek başına ulaştığı halde çalışmalarında itici güç görevi gören atlet arkadaşlarını, hocasını da inkâr etmiyordu şüphesiz.
Şimdi birisi veya birileri bir iş yapmaya çalışıyorlar diyelim. Bu işi yaparken işi başlatan veya başlatanlar; kendi kafalarına göre hareket etmek isterler, onlara göre kendi düşünceleri en iyisidir. “Ben veya biz bu işi şu şekilde yaparsak mutlaka başarırız!..” diye düşünürler. Derken yakın çevrelerinden birisi durumu öğrenince bakar ki bir şeyler eksik. Yapılması ve uygulanması gereken bir husus atlanmış…Eğer bu husus uygulanmazsa başarı ya mümkün değil ya da hedefe varılamayacak.
Arkadaşlık, dostluk ruhuyla eksik olanı anlatır…Sebebini izah eder…”Bu şekilde yaparsanız hedefe varmanız daha kolay olur. Eğer siz yapamayız diyorsanız, ben elimden gelen her şeyi seve seve yaparım.” der…
Başlatan veya başlatanlar bakarlar ki söylenen doğru…Akıl ve mantık kuralları gereği bu hususun göz ardı edilmemesi gerek…Ancak; “İşi ben veya biz başlatıyoruz…Bildiğimiz gibi yapalım, nasılsa başarırız” diye düşünülür genelde. Tabii ki başarmak için temel unsur olan öneriyi uygulamazlar ve sonuçta iş başarılamaz…Tam anlamıyla bir fiyaskoya dönüşür.
Öneriyi yapanın önerisini dikkate alıp, yardımını kabul etselerdi hedefe varacaklardı şüphesiz. Ama DAR KAFALILIK dediğimiz durum ortaya çıkmıştır yine. Eğer, öneriyi dikkate alıp yardımı kabul etselerdi; elde edilecek başarı öneriyi yapana ait olacaktı haliyle ve bizimkiler ise KAHRAMANLIĞI KİMSELERE BIRAKMAK İSTEMİYORLARDI…
WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.
